6 Nis 2010

Hep aynı olsun, olur mu?


Alışılanın dışına çıkıldığında anında tepki gösteriyoruz.
Sadece tepki göstermekle de kalmıyoruz.
Küstah bir tonda da aşağılamayı seviyoruz hemen.
Bir iki basit örnek geliyor aklıma.
Mesela “Çin yemeği”; çoğumuz duyduğumuzda ya da bir şekilde denk gelmişsek ve Çin yemeğini teklif etmişlerse hemen yüzümüzü limon yemiş de asidi ve ekşiliği gözlerimize kadar çıkmış gibi ekşitiyoruz. Memnuniyetsizliğimizi acımasızca belirtmekle de kalmıyor. Hemen “ne be öyle çin min yemeği yemem ben...kedi köpek etidir şimdi o” şeklinde hem cahilliğimizi, hem rahatsızlığımızı kusuyoruz.
Ne ilginçtir di mi? Yemeden kusuyoruz.
  
Halbuki bizim memleketimizde hem de bizzat bizlere tavuk diye martı etini kakalamaya çalışan, eşek etini satmaya çalışan insanlarla da çevrili olduğumuzu unutuyoruz.

Başka bir örnek de beyzboldan,  çoğumuz beyzboldan anlamıyoruz. Amerikan çocuklarının oyunu diye kendimizce aşağılıyor anlamaya dahi çabalamıyoruz. Zaten varsa yoksa futbol. Futboldan başka da bir şeyi de pek bilemiyoruz galiba.
Yok yahu basketbolu da severiz di mi?

Ama beyzbol ne yaa?...öyle de spor mu olur ki?
Bu tuhaf memnuniyetsizliğimiz sürekli devam ediyor.
Kendimiz ile de didişiyoruz.
Durmadan.
Nefes almadan.

Tuttuğumuz takımın...aman pardon tuttuğumuz siyasi partinin diyecektim. Yaptığı icraatlar berbat da olsa...eleştirmiyorken.  Rakip takımı, aman yahu ne takımı? Rakip siyasi partiyi yerden yere vuruyoruz.
Ya da tam tersi! Sevmiyorsak,  o parti hiç sevilmiyor.
Dünyanın bir ucunda felaket olunca o ülkeye gıcıksak... ”oh olmuş” diyoruz. Kendimizi rahatlatarak.
Anlamsız bir şekilde memnuniyetsizliklerimizi kusuyoruz.
Gizli gizli sevinerek, üzülüyoruz.
Suratsız oluyoruz ki kimse bize bulaşmasın.
Sonra mesela rahatsız olduğumuz bir durumu sakinlikle, usulca hatta kibarca anlatmaya çalışırken, bu durum zayıf bünyeli ve kolay edilgen olduğumuz düşüncesine kaptırıyor karşımızdakini  ve daha da yükleniyorlar. Anlatamayınca kendimizi, sertleşiyoruz biz de ve eskisi gibi sevecen olamıyoruz artık.

Sevecenliğini kaybetmiş insanlar da acaba evrimleşerek mutlu ve sıcak insanlardan mı dönüşüp, sonra sonra...hayat denen mutfakta pişe pişe mi tatsızlaşmışlardır? Yoksa onların mayası mı çok tatsızdır zaten taa en baştan?

Herkesin kişisel tarihi olduğunu unutup yargılamaya çalışıyoruz genelleştirerek. Sonrasını da hiç umursamadan.
Aslında şöyle de tuhaf bir durum oluştu şimdi.
Bu yazı genel olarak mutsuz insanlara, önyargılara ve eleştiriye isyan için yazılmışken...yazının kendisi koca bir eleştiri yazısı olup çıktı.
Eleştirmek kötü değil.
Kötü olan eleştirinin içine kıskançlık, nefret ve küstahlık tohumlarını katmak. Küçümsemek karşımızdakini eleştirirken.
Kendimden bir kaç örnek vereyim de eleştirileri kendim dışında herkese savurmadığım farkedilsin (yanlış anlaşılmaktan korkan adam).
Mesela...mesela...
Beyzbol!
Sevmezdim, çokça anlamadığımdan ve biraz da anlamaya çalışmak için çaba göstermemekten sevmezdim. Sonra bir gün Wii’de oynamaya başladım. Kurallarını anladım. Baktım aslında müthiş zevkli oyun.
Satranç gibi sabır da 
 gerekiyor ama izlerken.

Çin yemeklerine burun kıvırırdım...hatta Japon mutfağından ilk defa Sushi ile tanıştığımda “
ben gidip Burger King yiyeyim...keh keh” şeklinde salak bir espri bile yapmış ama sonrasında  gerçekten tadına bakınca çok sevmiştim.

Sevmediğim bazı ev yemeklerinin tadına bile bakmadan reddederken.
Bu sefer ben yemek yapmaya başladıktan sonra ve konukların da tadına bile bakmadan “Yok sevmem ben onu” diyerek, en baştan burun kıvırmaları, hatta yemeği kibarca red etmelerinin aslında insanın içine nasıl da oturduğunu görünce artık hiç sevmesem bile ev sahibinin sunduğu ve emeğinin olduğu yemeği koşulsuz yeme kararı almıştım. Kendimce ön yargılarımdan kurtulmaya çalışıyordum. 

Mutsuzluk konusunda ise her zaman küçücük de olsa mutlaka mutluluk duyulacak bir şeylerin olduğuna inanan biri olduğumdan her türlü koşulda mutlu olmayı seçen insanları çok seviyor ve takdir ediyorum hakikaten.

Eleştirinin yapıcı olanının ne kadar kudretli olduğunu 
 ve öte yandan cesaret/heves kırarak yapılanının da ne berbat bir şey olduğunu şahsen çok ama çok iyi bildiğimden. Hayatımda heves kıran eleştiriler yapmıyorum. Yapanlara ise isyan bayrağını hemen açıyorum. Tatlılıkla ve art niyet olmadan da eleştiriler yapılacağına inanıyorum. Her ne kadar ütopik bir inanç olsa da benim eleştirilerim bu ılımlı yönde olanlardan.

Artık sayfa bitmek üzere yazıyı bitirmeli. Sonra çok yazarsam, okuyanlar kaçar, blog sayfasının pili biter çalışmaz hale gelir...iyisi mi noktalar da tükenmeden, noktayı da koymak lazım.

12 Yorum:

Evren on 7 Nisan 2010 10:46 dedi ki...

bir arkadaşımın eşi, ben hindi eti yemem, yiyeni de sevmem diye ortalıkta dolaşır dururdu. Kızın annesi bir akşam hindi etli bir yemek hazırladı, kız karşı çıktı, ay anne sen huzurszuluk mu çıkartacaksın evde diye. Annesi sordu, bu dedi yemiş mi hindi eti, kız cevapladı, hiç tadına bakmamış, iyi dedi anne, bu gece bakar ama bu tavuk unutma :)
Akşam sofraya oturulur, damat bey gelir, sebzeli tavuk ynaında üzümlü pilav, salata derken, yemek biter, damat doyar. Karısına dönüp, annemden öğren de tavuğu böyle pişir, ben en çok bu halini seviyorum der.

Demek ki neymiş, peşin hükümlü olmamak gerekmiş. Bunun bir de bowling versiyonu var ki o bundan da süperdir :))

Bi de ben çin yemeğine bayılırım... Ay neden buralarda yok ya... Bak şimdi, hayal edip, mutlu olayım bari :)

Vladimir on 7 Nisan 2010 12:25 dedi ki...

İzmir'de son yirmi yılda açılan çin lokantaları kısa sürede kapanıp gidiyor, güya ülkemizin üçüncü büyük ili (köy köy) ilgisizlikten muzdarip. Hilton Oteli'nin karşısındaki Çin L. yıllardır açık arada gidiyorum müşteri kitlesi çoğunlukla yabancılardan oluşuyor. Zaten türk damak zevkine göre düzenlenmiş yiyecekleri var ama aynı şeyi yemekten bıkmadı bu millet. Denemekten korktuğu için de ömür boyu aynı futbol takımlarının kazıklarını yemeye devam ediyorlar.

Biraz on 7 Nisan 2010 20:14 dedi ki...

>Evren

Onyargi pek cok seyi yikiyor hakikaten.

Bowling versiyonunu merak ettim simdi:)

Biraz on 7 Nisan 2010 20:16 dedi ki...

>Vladimir
Tabii ki olay sadece cin yemegi diildi...cin yemegi belki uc bir ornek ama birazcik irkiltmek icin de bu uc ornegi sectim...
:)

LLuvia on 7 Nisan 2010 20:37 dedi ki...

Ben anlamadım, ben denemedim demeyi eziklik sanan bir toplumuz. Bu nedenle kendi eksikliklerimizi ya da tecrübesizliklerimizi kapatırken karşı tarafı ezmek bizim için bir başarı. Öğrenmeyi ve yeni şeyler denemeyi bir külfet gibi görüyoruz, korkuyoruz, üstüne üşeniyoruz.
Bilmeden, görmeden, tatmadan, denemeden fikir beyan etmek milli huyumuz. Heralde en mükemmel ırk olduğumuzdan geliyor bu ezikliğimiz.

Biraz on 7 Nisan 2010 20:54 dedi ki...

>LLuvia
Bir de ben bilmiyorum demeyi de sevmiyoruz, cunku her seyi biliyoruz. Bu arada "Devrim arabalari" galiba boyleydi filmin ismi...bence o film bu konustuklarimiza ve yazinin geneline guzel bir ornek.
Bir de bu sadece bizim toplumumuza has bir sey degil. Bizim gibi gelismekte olan ulkelerin hemen hepsinde goruluyor bu durum. Brezilya, Kolombiya, Peru, Arjantin...neredeyse tum guney amerika diyecegim geliyor:)

LLuvia on 7 Nisan 2010 21:46 dedi ki...

Biz araba yapamayız, biz kimiz ki içerikli bir filmdi. Tam yazı içeriğine uymasa da o da ezikliğimizi ortaya koymuştu, haklısın.
Bu arada küçükken ben de "bilmiyorum" demeyi bilmezdim sanki herşeyi bilmem gerekiyormuş gibi hissederdim :)

Abi on 8 Nisan 2010 18:48 dedi ki...

babam bana gençken "hayatta her boku ye, her boku dene, bi'şey hariç!" demişti. sözünü tuttum. denemediğim şey kalmadı. memnunum. asla peşin hükümlü değilim. her şeye bi bakarım nasılmış diye. yaa. işte böyle. :)

guguk kuşu on 15 Nisan 2010 20:04 dedi ki...

nasıl da denk geldi bu yazın bugün benim aklımda uçuşanlara...özellikle herkoşulda mutlu olmayı başarabilmek, ne büyük erdem hakikaten, sanki hayatın anahtarı.
bir de gelelim kırıcı eleştiriler, öğütler....herzaman ters teper, defans geliştirir, ne kadar doğru bile olsalar, böyle kalbimi kıranlar çok olmuştur:( sırf bu yüzden onlara akıl danışmam, bu da bana hep daha çok zarar verir ama o sözleri hiiiçç duymak istemem.

guguk kuşu on 15 Nisan 2010 20:07 dedi ki...

buarada çin yemeklerini de sevenlerdenim, herşeyi en az bir kere tatmak çok hoşuma gider, hiçbirşey şuana kadar kötü gelmedi damak zevkime, sadece bazıları daha çok hoşuma gitti o kadar, ahh keşke burdada çin yemeği yapan biryerler olsa,
hımmm tütsülenmiş somon....:D
bir kongrede kokteylede vardı, akşam üstüydü, ortam çok hoştu, kafalar kıyak,,,tüm masları utanmadan tek tek gezip somonları lüplemiştik iki arkadaş, sonra somonların mutluluğundan mı yoksa kırmızı şaraptan mı bilmem dakikalarca gülme krizine girmiştik,
nerden geldi bunlar şimdi aklıma yaaaaa, ama iyi de oldu hani:D
hepinizi özlemişim

Biraz on 16 Nisan 2010 17:03 dedi ki...

>Abi
Pesin hukumlu olmak hem opsiyonlarimizi azaltiyor, hem de kendimizi kesfedebilme olasiligini yok ediyor galiba.

Biraz on 16 Nisan 2010 17:05 dedi ki...

>guguk kusu
zaten kirici, agresif elestiriler neden ise yaramiyor dersen iste bu yuzden oradaki tonlamaya dikkat ediyor insanlar ne soylendigine degil, hircin bir sekilde yapilan elestiri dogrulari anlatsa bile dinletmiyor kendini cunku odaklanilan yer saldirganlikla yapilisi oluyor, oysa tatlilikla da soylenebilecekken ne gerek vardi ki dedirtiyor cogu zaman galiba.

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template