Dertleşme şeyleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dertleşme şeyleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nis 2012

Öncesi ve sonrası


Bu durum tıpkı aşağıya koyduğum iki resim arasındaki fark gibi.
Baş ağrılarım olduğunda ne yazık ki eğer zamanında müdahele etmezsem giderek şiddetleniyor. Öylesine şiddetli ağrıyabiliyor ki, hani mümkünse kafamı şuracığa koyayım da...bitince gelip alıp tekrar yerine takayım şeklinde bir his uyandırıyor.

Ağrı sırasında ki durum tıpkı dalgalı bir deniz gibi...sonrasında ise yani ağrı geçince sanki pırıl pırıl, çarşaf gibi bir deniz adeta...Ağrılar yorucu olsa da sonrasında ki kısım hayatın da, ağrısızlığın değerini de bilmek bakımından tarifsiz bir durum...

Öncesi


Sonrası


Meraklısına not: Eğer yaptığım 3D grafikler ilginizi çektiyse aşağıdaki linkten ilgili programı (Terragen) 
ücretsiz indirebilirsiniz.


Yazının devamı...

30 Mar 2012

Tuhaf sorular



Geçen haftalarda ATMler üzerine bir blog yazmıştı Vladimir. Artık çok alıştığımız ama alışmamıza rağmen hep rahatsız edici bir takım durumları anlatmıştı. Şimdi bu noktadan yola çıkarak hep neden böyle diye sorduğum sorular var.
İster istemez karşılaştırmalar yapıyorum.
Mesleki bir alışkanlıktan dolayı fazlasıyla da detaya takılıyorum.


Hakikaten neden birbirimize minimum bile olsa saygı göstermeyi denemiyoruz? Ya da saygı gösterenlere ezikmiş gibi davranmaya çalışıyoruz?
Yüksek mevkiye gelmiş ve alçak gönüllü olan insanlarımızın sayısı neden az?
Neden biraz güç kazanınca “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorularını kabararak ve kabalaşarak soruyoruz?

Bir takım çok basit gözlemleri aktarayım, hepimizin çok iyi bildiği ve hep yaşadığı.

Mesela neden Vladimirin de yazısında anlattığı gibi ATMlerde ya da başka şeylerin sırasında sürekli bir takım insanlar hep öne geçmeyi, onca insanı göz ardı edebilmeyi rahatça “göze alıyor”? Neden hep bir üstünlük kurma çırpıntısında bazılarımız? Sürekli neden hep sıfatlarımızı en ön plana çıkarıyoruz, acımasızca?

Hani hep diyoruz ya trafikte çok canlar kaybediyoruz, her bayramda şu kadar ölü yaralı, filan...diye istatistikler döktürüyoruz. Halbuki bence bu kadar cehaleti ve saçma sapan bir özgüveni düşününce sayılar az bile. Yine de iyi kurtarıyoruz bir şekilde.Keşke bu kadar savruk yaşamasak, hayata ve birbirimize saygı gösterebilsek.

Depremler yaşıyoruz. Dünyanın en aktif faylarından birinin üzerinde onlarca şehrimiz, yüz binlerce binamız var ve hiç bir şekilde umursamıyoruz. Artık içinde hiç bir şekilde yaşanmayacak duruma gelmiş evlerde bile yaşamaktan çekinmiyoruz. Ya da daha da korkuncu madem biz orada kalmak istemiyoruz onun yerine kiraya veriyoruz. Başkaları yaşamasın diye sanki! Korkutucu.

Her ziyaretim de daha da fazla bir şekilde dikkatimi çeken şey, birbirimize daha az güleryüzlü davranıyor olmamız. Gerçekçi olmak gerekirse epey asık suratlıyız ilişkilerimizde. Sevecen ve güleryüzlü davrananlara uzaydan gelmiş gibi ya da tuhaf insanlarmış gibi bakıyoruz.

Her şeyi biliyoruz.
Bilmiyorum demek sanki en büyük ayıpmış gibi hep biliyor gibi yapıyoruz.
Soru sorulmasını sevmiyoruz.
Aptal soru yoktur ama aptal cevaplar vardır ve biz ise soruların aptal olabileceğini düşünüyoruz. Hatta aptalca cevaplar veriyoruz.

Otoriteye karşı sürekli korku içinde yaşıyoruz. Bu çok öncesinden okul sıralarından başlıyor ve sırf bu yüzden içimizden hiç kritik yapan, özgürce eleştirebilen bir ruh çıkamıyor. Bastırıyoruz. İlkokul zamanlarımı hatırlıyorum da hocalarımız nasıl da bir "yanlış" yaptığımızda hemen kaba kuvvete baş vurarak bizi hizaya getirmeye çalışırlardı. Aslında bu durum sonrasında da hep devam ediyor. Hayatımızın her aşamasında hep bir farklı türden kaba kuvvet ile hizaya getirilme durumundayız. Birbirimize karşı da otoriter davranıyoruz ve empati yapmak filan pek bir yabancı kalıyor çoğu zaman.

Sonra bu fazlaca otoriter olma durumunu düşününce aklıma, şu söz geliyor “aç insanlar otoriter olur”.

Yazının devamı...

5 Mar 2012

Tezatlıklar



Güncel olayları yazmak suya yazı yazmak gibi. Hele bizim haberlerimizin hızı o kadar baş döndürücü ki her gün hatta her saat çarpıcı bir şeyler oluyor. Bazen haberlere bakma rejimine giriyor ve pek okumuyorum. Ama bu seferde takip etmediğim için o kadar çok olay olmuş oluyor ki yine başım dönüyor. Dolayısı ile her ne kadar haberleri okumayı azaltmaya çalışsam da pek mümkün olmuyor.

Okumamaya engel olamıyorum ama günceli yazmayı kesinlikle sevmiyor ve istemiyorum. 

Hayattan ve Masallardan Biraz’daki yazıların özelliği üzerinden zaman geçse de okunduğunda bir anlamı olması. Güncelin üzerine yorumlar yazmak pek bir geçici geliyor bana.

Bazen istisnalar oluyor tabi. Mesela geçen haftalarda bir haber çıktı. Bekledim, bekledim ama baktım benim aklımdan hala çıkmamış bu haber. Onun üzerine yazmaya karar verdim.

Geçenlerde eğitimci olduğunu iddia eden bir okul müdürü yeni doğanlara genetik testler yapılmasını ve artık nasıl anlayacaksa tıp çok ilerlemiş öyle diyor. Sonucuna gore o bebeleri  daha yürümeye başlamadan ortadan  kaldırılmasını söylüyor. Bu adamın bunu söylediği andaki videosunu izledim gazetedeki linkten. Hakikaten adam bunları söylüyor. Gazeteciler yanlış filan anlamamış, yanlış aktarmamışlar.

Bu adam bunları söylüyor ama daha da korkuncu salondaki insanlar da gevrek gevrek gülüyor. Mide bulandırıcı görüntüler. Aileler bu adamın yönettiği okula çocuklarını teslim ediyor. Düşünmesi bile korkunç.

Tezatlıklar da burada başlıyor işte eğitimci olduğunu hem de 30 yıllık eğitimci olduğunu iddia eden bu adamın bu çarpık zihniyeti kelimelere dökmesi. Bunca yıl da eğitimci olması!O bunları söylerken etrafındaki insanların bu sözlere isyan edeceğine gevrek gevrek gülmeleri. Hepsi sanki tezatlıklar komedyası.

O adam bunları söylerken, dünyanın bir ucunda gecemizi gündüzümüze katıp, zamanından çok erken doğmuş bebelere yardım etmeye çalışıyoruz, hayata tutunmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Hakikaten de genetik testler yapıyoruz ama bizim yapmaktaki amacımız çok farklı. Gen düzeyinde nasıl bir değişim oldu da bu bebeler zamanlarından çok önce dünyaya geldiler. Acaba bu genetik değişimleri bulur da yardım edebilir miyiz diye çırpınıyoruz adeta! Erken doğum adı verilen bu kompleks hastalığa bir çözüm bulabilir miyiz diye uğraşıyoruz. Bulacaklarımız sadece burada değil dünyada ki tüm erken doğum risklerini önleyecek belki de. Yolumuz çok uzun gece gündüz çalışmamız da bundan, kesin çözümleri bulmaya belki bizim ömrümüz yetmese de, en azından bir katkımızın olması umuduyla çalışıyoruz.

Yazının başında söz ettiğim adam gibilerini ve onlar bu hastalıklı fikirlerini büyük bir cüretle anlatırken, gülüp oynayanları da ayrıca kınıyorum!
Yazının devamı...

7 Şub 2012

Eskiden telefon diye bir şey vardı.


Telefonumuzun kablosu vardı eskiden.
Her yere taşınmaz, köşesinde dururdu öylece.
Kullanmak gerekirse yanına gider kullanırdınız. Sadece size özel çalmazdı. Herkes için çalardı, cevap verince anlardınız kim için olduğunu. 

Ne konuşacaksanız hemen yanına sokulur kıyıcığında konuşurdunuz.
Ne öyle her yerde her an konuşmalar filan.

Sonra tırrrrtttt tırrrrtttt tırrrt çevirirdik ne güzel. 

Ne öyle şimdiki gibi tuhaf tuhaf düğmelere basmalar, 
yok efendim tuhaf dijital sesler duymalar her basışta. 

Ne bileyim, telefon o zamanlar telefondu işte. Şimdi değil.

Şimdi? 
Telefon her şey olmuş neredeyse. Bir mutfağa girip robotluk yapmadığı kaldı...belki de kalmadı.

Artık günümüzde ister fotoğraf çekersiniz, ister oyun filan oynarsınız.
15 saniyede bir facebooka girer, 4 dakikada bir e-mail kontrol edersiniz.
İnternete girip gezersiniz.
Dedim ya telefon demeye bin şahit.

Eskiden telefonlar telefondu...Şimdi ney? Ne olacak her şey olmuş.

Böyle böyle düşünüyordum sabah sabah. 
Hem absürdlük olsun, hem komiklik hem de gizliden gizliye isyan etme amaçlı.

Sonra günün ilerleyen saatlerinde telefonum her zamankinden çok farklı bir tonda çaldı.
Amanın ne ki bu diye heyecan yaparken, telefonumun ekranına bakınca, 15 dakika sonra bir toplantımın olduğunu gördüm. Ben medikal kampüsteyim, toplantı ise ana kampüste. Tamamıyla unuttuğum bir toplantıydı bu. Yani eğer bu uyarı gelmese %100 kaçırmıştım toplantıyı. Bu arada şunu da belirtmekte yarar var. 

Yeni yeni hastanenin bilgisayarı ile telefonumun takvimini senkronize ettiğimden...bu mesajları görüyorum. 
Demek istediğim yeni alışıyorum.

Öncesinde uğraşmamıştım bilgisayar ile telefonu uyumlu yapmaya. Bilgisayarımdan bakıyordum programıma...ama uyumlu yapmak daha yararlı tabii ki. Günlük programım her an yanımda böylece.

Neyse...bu ara bilgiden sonra,  kaldığım yerden devam edeyim.

Medikal kampüs ile ana kampüs arasında sürekli ring sefer yapan servislerimiz var. Servislerde GPS olduğu için web sayfasından ya da telefonunuza yüklediğiniz bir uygulama sayesinde adım adım nerede olduklarını, sizin bulunduğunuz bölgeye kaç dakika sonra geleceğini hem okuyabiliyor hem de bizzat harita üzerinde takip edebiliyorsunuz. Dolayısı ile başlamasına 15 dakika kalan toplantıma yetişmek için servisin nerede olduğuna baktım, hemen gelmekte olanı görünce de hızlıca fırlayıp yetiştim.

Sabah komiklik olsun diye eleştirdiğim her şey teker teker anlamlı bir şekilde karşıma çıktı.

Ne diyeyim teknolojiyi seviyorum, akıllı telefonları da. 
Yazının devamı...

23 Ara 2011

Telli araba


Modern zamanlarımızda öyle telli arabalar kalmadı artık.

Hayır! Telefonlu arabalar yerine cep telefonlarımız var demek istemiyorum.

Daha cep telefonunun ne olduğuna dair fikir yürütülemeyecek zamanları kastediyorum.

Hani çocukluğumuzun telli arabaları yahu! 80lerin çocuklarından bahsediyorum.

Yumuşak ve kolayca yırtılacak adilikte yapılmış plastikten olanlarından bahsediyorum. Tavanından bir tel takılı olan bu arabaların arkasından koşarak giderdik. Çamurlu sulara sokup çıkararak, suları da etrafa sıçratarak. Sonra büyüyünce durakta beklerken o oyuncak olanlarının sahicileri ve sahici şoförleri bizleri ıslatacaktı.

Çocukluk zamanlarında gerçek arabaların yaptığı gibi yapıyorduk biz de işte. Koş koşabildiğin kadar araban önünde, sen de telinden tutmuş bir vaziyette koşdur dur.
Hatta o kadar çok koş ve arabaya bakmaktan kendini alama ki ayakların birbirine karışsın ve düş…ama sonra hemen kalk ve devam et.

Telli arabalar ve sokaklar ve çocuklar.

Eskiden çocuklar daha özgür, sokaklar da daha güvenliydi.
Arabalar da elbette telli.
Yazının devamı...

12 Ara 2011

Yazmak üzerine

Epey oldu yazmayalı.
Bu arada email göndererek, yorumlar kısmına yazarak merak edip soran tüm dostlara bir kez daha teşekkür ederim. Yazmaya ara vermedim ama süre uzayınca sanki yazmaya ara vermişim gibi bir durum ortaya çıktı doğal olarak.

Bu ara yazamadım demek daha doğru olur sanırım.
Bunun bir sebebi yazdıklarımı tekrar etmeyi istememek, hani sırf yazmış olmak için yazmamak yani.
Bir de bazen bu yazı yazma durumunda şöyle bir şey oluyor.

Yazamıyorsunuz.
Yazmak içinizden gelmediği için yazamıyorsunuz.
Yazı ilhamınız sanki kalkıp gitmiş.

Gündeme dair yazıları yazmayı zaten sevmiyorum.
O kadar hızlı ve yapay
ve bunaltıcı
ve iç karartıcı
ve manipüle edilen bir gündem var ki yazmak hem gereksiz hem de çok yıpratıcı.
Suya yazı yazmak gibi bir durum.

Bu ara Biocomicals’a epey karikatür çizdim.
Sanırım, bu da yazı yazamamamın bir nedeni olsa gerek.

Biocomicals’a dünyanın hemen her yerinden ilginin artmasıyla ziyaretçi sayısının kayda değer bir şekilde yükselmesi, yakın zamanda bir t-shirt firmasının dikkatini çekti ve sponsorluk teklif ettiler. Bu teklif kafamda zaten olan karikatür yarışmasını başlatma fırsatını doğurdu. Bilim ve karikatürü Biocomicals’ta buluşturma imkanını yakalamışken ve dünyanın hemen her yerindeki üniversitelerden, araştırma merkezlerinden ve hastanelerden katılımlar oluyorken, bu kaynaşma ortamını yarışmayla da süslemek, interaktiviteyi daha da arttırdı.

Diğer yandan hastanedeki işler ise yoğun olmasına rağmen, severek yapınca yorgunluğu o kadar fazla olmuyor. Ama koşturmalı ve yarışmalı bir ortam mevcut.

Aslında her iş için geçerli bu durum. Çoğumuz stresli bir iş ortamında çalışıyoruz. Hemen hemen her ortamda bulunan insan zararlısı tipler yüzünden çalışma ortamı iyice karanlıklaşıyor. İşinizden mutlu olup olmadığınız küçük bir soru ile ortaya çıkabilir. Pazartesi günü gelip çattığında  hala işe koşarak gidebiliyorsanız o zaman işinizi seviyorsunuz demektir. Aksi durum için ise çözüm yolları aramak lazım.

Neyse işte şimdilik durumlar böyle, bu arada çalışma konum olan kompleks hastalıkların genetiği, ve bu hastalıklardan preeklampsiya (hamilelikte yüksek tansiyon) ve erken doğum ile ilgili çalışmalar da tüm hızıyla gidiyor. Özellikle erken doğum ile ilgili bir takım orijinal gelişmeler var ama onları yayınlamadan şimdilik buraya yazamam. Bir de aşırı teknik ve tıbbi/bilimsel yazılarla da blogu boğmak, okuyanı baydırmayı da istemiyorum.
Bu tür konuları güzel anlaşılır özetler yapınca yazmak en iyisi ve elbette literatüre geçtikten, onaylandıktan sonra. Herkese en güzelinden, huzurlu haftalar dilerim.
Yazının devamı...

30 Nis 2011

Daldan dala atlayan yazı

[agac-adam.jpg]

Okumayı yazmayı yeni öğrenmişim ama en çok da resimli kitapları okumayı seviyorum.
Hani sırf yazılarla dolu olan kitaplar daha sonraları ilgimi çekecek. Bu ilk okumayı öğrendiğim zamanlarda elime geçen kitapları hemen heyecanla filan okuyorum. Bu okuma işini en çok da benden küçük olan kuzenlere göstermek istiyorum. “Bakın buradan buraya kadar olan cümleyi içimden okuyacağım” diyorum, gösteriyorum paragrafı, sonra da okuyorum. Kısa paragraflar seçiyorum ki beklemekten canları sıkılmasın. Bitince de...”bitirdim, okudum” diyorum, bir de sesli olarak orada ne yazdığını onlara tekrar ediyorum. Onlar ise inanmıyorlar. “Yaaaaa kandırıyon” diyorlar. Nasıl olur da okurmuşum ki öyle sessiz sessiz? Hem nereden bileceklermiş orada öyle yazıp yazmadığını?
Ben küçük, onlar benden küçük.
Bit kadar adamlarız işte.
İddialaşıyoruz sürekli okudum okumadın diyerek.
------------
Geçen gün yolda yürürken, gençten bir adam ve üstü başı dökük. Kat kat giyinmiş hani öyle bir kat kat giyinmek ki sanki çöllerdeki bedevilerin giysileri gibi duruyor üzerindekiler. Yanından geçerken “Quarters for the bus” diye seslendi. Otobüs için çeyreklik istiyor. 25 cent istiyor. Otobüs 1.75 dolar. Yüzümü ekşiterek yok valla, olsa dükkan senin yüz ifadesine büründürüyorum. Ama hakikaten de cebimde hiç bozukluk yok. Cebimde bozukluk biriktikçe akşama evde bırakıyorum, ya da arabaya koyuyorum (parkmetre için) ama cebimde bozuk yok  çoğu zaman. Evet parkmetreye vermek için biriktirirken, genç dilenciye verecek bozukluğum yok.
Büyük ihtimal hani o “valla bende de yok abi”diyen yüz ifademe inanmıyor.
Hakikaten yok.
Tıpkı kuzenlerin içimden okuduğuma inanmayışları gibi o da inanmıyor.
Eskiden öğrenciyken böyle yine yanıma yanaşıp da bozukluk isteyenlere “Sorry mannn!” derken, ardından da  Türkçe olarak “sen de varsa, sen versene be adam, öğrenciyiz biz” derdim...
Tabii adam, bu bilmediği dilde söylenenleri anlamaz ve büyük ihtimal duymazdı bile.
Mıymıy söylenen ben.

------------
Facebook gibi zaman öldüren aletlere çok meraklıyız, bir iki dakika bakıp çıkacağım derken neredeyse 1saatten fazla onun fotosuna bak, bunun partisine kim gitmiş diye bak, bu ne demiş şu ne almış...zaman geçiyor.
Hem de `süper` boşuna.
Anlamsız bir şekilde.
Dedikodu ve hava atma merkezi olmuş çıkmış.
Bazen öylesine fazla ve gereksiz bilgiler girenler var ki...neredeyse “bugün de ishal olmuşum, yediklerimden olmalı dün akşam” diye yazacaklar ve onlara cevap olarak da bir sürü meraklı “oooo geçmiş olsun nerlerdeydiniz dün akşam bakalım?” tarzında gevrek gevrek yorumlar yapacak.
Hani neredeyse “İshallerin senin olsun yediklerini içtiklerini anlat” demedikleri kalacak.
Saçma sapan bir durum.
‘Tabii’ ki ben de Facebook’dayım, hani bu kadar eleştiriyorum ama orada mıyım?
Evet oradayım ama aylar önce emekli oldum Facebook’dan. Haftada bir belki bakıyorum o da mesaj kutusu için. O bakmadığım sırada bir nehir misali akıp giden söyleşilerden, yorumlardan tabii ki haberim olmuyor. İyi ki de olmuyor. Zaman kaybı. Saçma sapan bir video heyecan ile duyurulurken, bizzat arkadaşların yaptığı bir takım aktiviteler ya da orijinal  işler duyurulmuyor bile.
Dedim ya kim ne yapmış, etmiş o öğrenilsin.  Facebook’da bir sürü sevmediğim şey var ama “en güzel” sevmediğim(!) şey işe şu “like” düğmesi. Kötü bir olaydan bile bahsedilirken başka bir alternatif düğme olmadığı için ille de destek olmak amacıyla “like” düğmesine basılması filan. Neyse Facebook’dan emeklilik çok güzel tavsiye ederim.
Ha ne maaş mı?
Yok yok maaş bağlamıyorlar. Sadece zamanınız sizin oluyor ve fazladan olanı da artık oraya harcamıyorsunuz.

Yazının devamı...

21 Nis 2011

Cesaret kırıcılar


Bu tür insan tipi kolaylıkla her yerde bulunabilir.

Bazıları kendi kendine cesaret ve heveslerini kırarken, bazıları ise etrafındakilere bunu çok güzel uygularlar.

“Bizden geçti artık” diyen 25 yaşındaki genç çoktan teslim olmuş ve hayallerini gerçekleştiremeyeceğine ikna olmuştur. Halbuki bir çaba ve sıkı çalışmayla bu değişecekken...vazgeçilmiştir. Artık önündeki 50 yılı hiç istemediği ve içinde kalacak “keşke” lerle yaşamayı kabullenmiştir.

Ya da etrafındaki insanların cesaretlerini kıran, umutsuzluk yayan tipler ise bu sefer de bu gencin çevresine zararlı olan versiyonudur. Sürekli bir olumsuzluk ve sürekli bir şikayet ile karışık tuhaf isyan halleri.

Bu çevresine zararlılar, yaşça büyük olsalar da verdikleri akıl yıldırıcıdır. Aşıladıkları cesaretsizlik ise korkutucudur.

Hayatın her anında umudu ve heyecanı kaybetmemek varken, bu insanların telkinleri ise adeta hayat körletici tarzdadır. İstediğiniz bir şeyi yapmak için zaman hep vardır da bunun gereklerini göze almak esas kastırıcı olandır. Ama bu cesaret kırıcılara göre ya geç kalınmıştır, ya da olmaz öyle.

(Özellikle genç bir insanın okul veya iş için başvuruları sırasında karşılaştığı red edilmeler ve zorluklar daha ilk aşamalarında yolundan çeviriyorsa kişiyi, o zaman kendine mutlaka sormalıdır hayallerine kavuşmayı ne kadar istediğini.)

Diğer bir durum ise büyüklere bir konuda danıştığımızda karşılaşılan yıldırıcı cevaplardır.

Mesela özellikle meslek hakkında olduğunda bu muhabbetler çok dikkate değer oluyor. Hayali tıp okumak olan bir genç, doktor olan bir yakınına, meslek hakkında danıştığında, cevap genellikle “amaaaannn sakın ya deli misin? Başka bir iş yap” gibi çok yararlı (!) bir şekilde olurken. Bu cevabın aslında ne kadar da işe yaramaz bir akıl vermek olduğunu anlayamamaktalar sanırım (bu örnek çoğaltılabilinir; artık meslek neyse onun hiç bir şekilde tavsiye edilmeme durumu).


Zararlı akıl vericilere sormak lazımdır.
"Madem bu kadar memnun değilsin, o zaman ne hala aynı meslekte kalıyorsun? Çık git! Başka bir iş yap."

Ama bana yararlı olacaksan, sana sorduğumda mesleğin zor yanlarını, iyi yanlarını anlatmaya çalış. Aynı yoldan yürürsen bir daha neleri yapmamak ya da yapmak iyi olur onu anlat.

Bana kuru kuru “aman sakın ha deli misin git başka iş yap” deme!
Bu tam bir ikiyüzlülük. Cesaret kırıcılık açısından da, samimiyet açısından da.

Cesaret kırıcıların çevremizde her zaman pek çok olduğunu bilmemiz lazım.
Kimisi bunu kıskançlıklarından yaparken, kimisi kendi negatifliklerinin çevreye bir yansıması olarak sergiliyor.

Her ne olursa olsun siz ne yapmayı istiyorsanız onu yapın...elbette etrafa danışmak da lazım fakat yine de iyice bir filtreden geçirmek lazım o anlatılanları.

Bunları bizzat kendi yaşadıklarımdan, çevremde gördüklerimden esinlenerek yazdım. Eğer o cesaret kırıcıların etkisinde kalsaydım bugün çok daha farklı bir ortamda olabilirdim ve hatta belki de o cesaret kırıcıların etkisinde kaldığım için kendimi hiç affetmeyebilirdim.
En iyisi içinizdeki ses size tereddütlerle dolu bir yol çizmiyorsa onu dinleyin. Ama en küçük bir tereddütünüz varsa, inanın büyüyecek ve kocaman olacaktır. Hatta sizi boğabilir bile. O zaman da o tereddütlü yolu sakın seçmeyin.

Sizin enerjiniz ve heyecanınızı, neleri başarabileceğinizi sizden iyi kimse bilemez. O yüzden negatif konuşan insanların sizi yıldırmasına izin vermeyin, hatta yanınıza bile yaklaştırmayın. Yaşadığınız hayat sizin, onların değil.
Yazının devamı...

5 Nis 2011

Eskiden daha güzeldi her şey.

Bu her şeyin eskiden daha güzel olması durumu, geçmişe özlemden dolayı değil.
Ya da geçmiş zamanın gözümüze daha sevimli görünmesi filan...yok sebebi bu da değil.

Eskiden de var olan ve hatta bugün daha da önemini koruyan olaylara, işlere bakın.

O zaman bu “daha güzel” olma durumunu görebileceksiniz.

Sınavlara girmek yine stres vericiydi tamam. Ama en azından acaba her şey düzgün mü? Adil mi? diye soru işaretçikleri kafamızı delmezdi. Çoktan seçmeli cevaplarımızdan seçerdik cevaplarımızı, ardında ikinci bir şifresi, formülü olmadan. Belki o zamanlarda da yine bir takım insanlar cevapları zaten biliyordu ama sanmıyorum bu kadar vahşice olsun her şey.
---
Orta okul zamanları...okul dönüşü beden eğitimi dersi sonrası belediye otobüsünde kaç kere spor çantamı unuttum ve her defasında da babam belediyenin unutulan eşyalar bölümünden geriye aldı. Çalınmadı hiç. Kaybolmadı da.

Bugün unutun spor çantanızı otobüste, ya bomba imha ekibi gelir, ya da cesaretli bir hırsız alır götürür çantayı.
---
İlkokulda bile arkadaşlarımıza “şişko” demezdik ama elbette diyenler vardı. Hiç bir zaman sevilmezlerdi bu elemanlar, başkalarını toplum içinde küçük düşüren laflarıyla incitirlerdi.

Mesela “Dörtgöz” belki en masum sataşmalardan biriydi ama o da kırıcıydı. Tabii ki ana avrat dümdüz giden adamların sokaklarda, evlerde bolca bulunduğunu ilerleyen senelerde görecektik, tanıyacaktık. Ama yine de en basitinden böyle başlıyordu bu sataşmalar. Sonrasında bugünlere geldiğimizde ise eğitimli insanların dahi zayıflamanın bir yolunun kilolu insanlara “şişko” demekten geçtiğini duyunca artık şaşıramıyorduk bile. Dünya hızlı dönüyordu ve galiba bizim için bu dönüş epey uzunca zaman önce bir yerlerde durmuştu. Belki de o yüzden artık saşıramıyorduk.
----
Üniversite zamanı dedemle birlikte kalıyordum onun evinde.

Odamın penceresinden içeriye süzülen çocuk seslerinde en çok dikkatimi çeken şey çocukların birbirlerine sürekli küfürle hitap etmeleriydi. Sonra bir gün bu çocuklardan birinin annesi seslendi evin kapısından mahalleye, oğlunu çağırıyordu eve, akşam yemeğine. Beddua ile küfürle. O zaman farkettim, annenin ve babanın yaptığı pek çok şey örnekti çocuğa. Kimbilir babası annesini evde nasıl çağırıyordu ki o çocuk da en basit mahalle oyununda bile hiddetle ve küfürle sesleniyordu arkadaşlarına.
-----
Eskiden bayramlarda kapıya gelen çocuklara şeker dolu kabı uzattığımızda, ellerini CÖRTT diye daldırıp 1-2 tane şeker almak yerine 9-10 tane almaları belki çocukca aç gözlülüklerinin ama çokca fakirliklerinin göstergesiyken, içimiz biraz da burkularak bakardık o bebelere. Daha da alın derdik usulca. Şimdilerde ise çocuklarımızı hiç bir yere ve hatta apartmanımızda hiç bir kapıya yalnız gönderilmemesi gerektiğini çok iyi biliyoruz.

Yolda karşıdan karşıya geçerken, hemen yanınızda yürüyen kişinin ne olabileceği ihtimali ya da neler yapabileceği potansiyeli içimizi donduruyor.
----
Eskiden otostop yapıp bindiğimizde, aracın sürücüsüyle yapılan muhabbet sıkı dostlukların kapılarını açarken. Şimdilerde otostop ile binilen araçlardan iniş pek kolay olmuyor hatta ancak polis ekiplerinin buldukları cansız bedenler olarak yer alıyor gazete sayfalarında.
----
Geçenlerde okuduğum bir haber ise zamanı iyice durdurdu. Bir özel hastanede bebeler hasta diye yoğun bakımda tutuluyor, erken doğum durumunda olmadığı halde erken doğum yaptırılıyormuş. Eğer bu iddialar haberler doğruysa, hakikaten artık denecek bir şey kalmıyor. Mide bulantısı ile karışık bir isyan sarıyor her tarafı. Bunu yapanlar bırakın doktor filan olmayı önce insan olamazlar. Nasıl içlerine sindirirler ve bu kadar gözleri ve ruhları nasıl körleşir akıl alacak gibi değil. Ama bu insanlardan etrafta bir hayli fazla var. Gözleri de, ruhları da pek bir karanlık.

-----
Her iyi yetişmiş insanın ardında iyi bir aile vardır denir.

Demek ki son zamanlarda yaşanılanlar gösteriyor ki ne aileler o öyle iyi ailelerden, ne de çocukları öyle.
Yazının devamı...

23 Şub 2011

Buzlar kralı ve kraliçesi insanlar


Bazen öyle insanlar karşımıza çıkıyor ki suratsızlıkları yüzümüzde tokat gibi patlıyor. Suratsızlık derken mesela şöyle 2000 kilometre öteden hissetmeye başlıyorsunuz o kazulet tavırların birazdan söze ve davranışlara döküleceğini.

Buz gibi insanlar onlar.

Hani kadınsa bu kişi sanki buzlar kraliçesi ya da erkekse buzlar kralı...anladınız işte. Lafı fazla uzatmayayım.
Bu tip insanların çok tuhaf bir egoları oluyor. Özellikle bir iş ya da arkadaş toplantısında “mecburen” tanıştığınız bu insanların soğukluğu hem itici hem de çekici (!). Diyaloğu başlatıyorsunuz ve bu bir soru ile olmuşsa, kısacık cevabınızı alıyorsunuz. Muhabbetiniz saniyenin 10da birinde hemencecik bitiyor.
Sanki siz mecburmuşsunuz gibi konuşmaya, hep sessizlik aralarının ardından gelen küçük diyalogları siz başlatıyorsunuz. 

Tabii ki böyle Ee...Öö...Ce...Cö diye kısa süren saçma diyaloğunuz sizin de baymanızla birlikte sona eriyor.
Tuhaf bir sessizlik anı oluşuyor bu sefer uzunca.
Buzlar kralı ya da kraliçesi ise hiç rahatsız değil. Etrafına fırlattığı kendince soğuk ama bence “bön” bakışlarını hoyratça harcıyorlar. “Ben buradakilerin tepesindeyim...etrafta da ne kadar da böcek var böyle” ruh hali ile süzüyorlar.

Eskiden böyle tiplere denk geldiğimde sürekli muhabbeti başlatan ben olurdum. Hani başlatmasam o hiç başlamayacak muhabbet ve sessizlikler canımı sıkardı. Soğuk olmayayım da konuşayım derdim. Halbuki soğukluk, diyalog başlatıcı olan ben de değildi ki. Bunu hep es geçtim, hep sevimli konuşmacı biri olmaya çalıştım. Halbuki son derece abuk bir davranıştı bu. Bırak yahu o buzlar kralı/kraliçesi kendi soğukluğunu doyasıya yaşasın. Biz diğer böcekler kendi aramızda nasıl olsa oynarız.
Artık böyle tiplerle yanyana gelince bırakıyorum kendi haline, tatsız ve soğuk sessizlikleri ile başbaşa kalıyorlar.
Yazının devamı...

31 Ara 2010

Dizi dizi hayatlar

Eskiden olsa pek bilemezdim. Ama artık televizyonda oynadığı akşamın hemen ardından hem de bölüm bölüm tüm diziler internette. “Fatmagül’ün suçu ney?” den taa “Oysa zaman öyle geçer ki” ye ve hatta “Ezel”e kadar. Diğer taraftan da dinci kesimin bir takım dizileri. İnsanlar iki arada bir derede kalmış. Bir tarafta tutucu kesimin fikirlerini sergileyen, aşılayan diziler. Diğer tarafta hayatın en berbat yönlerini ve en berbat insan ilişkilerini sürekli yararak, deşerek anlatan diziler.

Diziler ille de eğitici, öğretici olsun demiyorum ama bu kadar da kötülüklerin içinde yüzmemeli.
Berbat babalar, iğrenç evlatlar, içten pazarlıklı kötü ruhlu kadınlar, adamlar. 
Bunların zaten hepsi hayatımızın çevresinde var. 

Gazete ve televizyon bunların gerçek versiyonları ile dolu. 
Bu dizileri seyrettiğinizde içinizde sevinç, şevk, heyecan kırıntıları yerine kahır dağları, hüzün duvarları oluşuyor. Sanki ülkede her şey güllük gülistanlık ve de fazlasıyla mutluyuz da “artık hüzünlenmeli, dur bi dizi seyredeyim de moralim çöksün ohh be” deme ihtiyacındayız!

İstemiyorsan seyretme sen de kardeşim! Biz hüzün ve buhran dönemeçlerinden geçmeyi istiyoz!” diyebilirsiniz.
Tabii ki isteyen seyreder istemeyen de benim gibi... “Ama ama ama...yaaaa!” diye bir şeyleri anlatma çırpıntısına girer.

Bir şeylerden kastım ise şudur.
Neden bizim ülkemizde dizileri yapan abiler ve ablalar şu insanlara şevk, heyecan verelim demezler? Mesela neden bir takım başarı öykülerini anlatalım diye düşünmezler?
Tamam yine salya sümük ağlatın bizi ama biraz da umut veren şeyleri anlatın.

Sapık babaları, berbat evlatları, yamuk düzenleri anlatmak yerine biraz da hayatta bir şeyleri başarmış insanların öykülerini anlatın. 
İlle de süper ultra olmak zorunda değil. 
Mesela mahallenizdeki o doktor amcanın hayatını anlatın nasıl zorlukları ve imkansızlıkları aşarak hayatta nerelere gelmiş falan filan (!). 
Ya da ne bileyim en imkansızı başarıp ve öncesinde uzuvlarını kaybetmiş olsa da hayata sıkı sıkı bağlanıp umut etmenin ve çabalamanın ne büyük bir güç olduğunu gösteren apartmanınızın üst katında oturan artık orta yaşa gelmiş gazinin hayatından bir kesiti anlatın. 

Kusura bakmayın böylesine arabesk ve böylesine her şeyi drama dönüştüren dizileri sevemiyorum.
Kardeşim dedik sana istemiyonsan seyretmeeee...biz çekeriz, seyreden milyonlarca insan var. Sen git amarinkan dizilerinnii seyret
Yok yahu ne Amerikanı, ne İtalyanı, ya da ne Japonu...benim demek istediğim sırf yara deşen ve kanırtan diziler olmasın yanında umuda dair hayat heyecanı veren diziler de olsun. 
"olur tabii senin paşa gönlün için onu da yaparız"

Öbür türlüsü yani dramı,kanı,salyası sümüğü versiyonları zaten şu yaşadığımız hayatta fazlasıyla var..hem de hepsi de pek bir gerçek.

Ama tamam siz seviyorsunuz bu dram yağıyla kavrulmuş dizileri çekmeyi ve reyting patlaması yaparak, göz yaşlarımız sizin cebinize para olarak akıyor bunu da anlıyorum ve...ona da bir şey demiyorum. Bari arada bir iki “umutlu hayata” dair de bir şeyler de çekilse yapılsa...çok mu kötü olur?

Bak canım kardeşim sen hala anlamıyon toparla muhabbetini ve yılbaşı yılbaşı bizim asabımızı bozma...biz kanırtan dizileri yeni yılda da çekmeye devam edeceğiz, millet ağlamayı, dertlenmeyi seviyor, gerçeğini de seviyor, bizim yaptığımız hayal olanını da. Daha fazla akıl verme hadi toz ol bakalım...hadi canım hadi
Yazının devamı...

6 Ara 2010

Tren Yazısı


Bindiğim banliyo treninin penceresinden hemen yanımızda duran hızlı trene bakıyorum. Bu hızlı tren hakikaten hızlı, ona göre yapılmış. Aerodinamik yapısı da bunun kanıtı zaten. Hani burnu sivri olan trenler var ya onlardan işte. İlk kapıda Business Class yazıyor. İçerideki yolcuların hemen hepsinin önünde laptop açık.
Bundan 10 sene önce her evde bilgisayar olacak tıpkı her evde televizyon olması kadar sıradan olacak deniyordu.
Artık o da geçti.
Nerdeyse herkesin dizinin üzerinde bir bilgisayar var.
Olmayanların da cep telefonları var her an internete bağlanacak kadar çevik.
Ya peki hiç birisine de sahip olamayanlar?
Onların da belki de hayalleri var bir gün bizim de olur diye.

Hızlı trenin kapısında Business Class yazıyordu ya, içeridekiler de öyle görünüyor buradan bakınca...Business Class gibi. Ardındaki diğer kapının üzerinde de First Class yazıyor. Bu tren için minimum “First Class”. Washington’dan geliyor olmalı. Ya da NewYork’tan...
Benim içinde olduğum tren banliyo treni...zaten hızlı trene binmeme de gerek yok. Hızlı tren ile 35 dakika da bununla ise 60 dakikada varacağım Boston’a...Acelem yok.
Hem internet de var...hatta şu an yazdığım bu yazıyı da bu sayede bloguma geçebileceğim.
İki koltuk önümde oturan ve babası olduğunu pek düşünemediğim adamla birlikte yolculuk yapan 5-6 yaşlarındaki çocuğun maşallah öylesine tiz ve çınlayan bir sesi var ki...Bazen dayanılmaz dereceye varıyor. Keşke uyusa filan diyorum ama mümkün değil. Sesindeki enerjiden belli uyumaz bu çocuk.

Şimdi yazıdan kafamı kaldırıp da pencereden dışarıya bakınca gözüme ilk çarpan şey, ağaçların hepsinin yapraklarını dökmüş olması. Kış herkes için geliyor. Soğuk herkes için soğuk. Akşamların erken oluşu, havanın hemen kararması önceleri moralimi bozarken. Sonra farkettim ki kışın hava herkes için erken kararıyordu. Bu tıpkı küçük bir çocukken bir dersten 1 almışken ve sınıfta herkes 1 alırken, sen de almışken demek istiyorum, bunun canını sıkmaması acıtmaması gibi bir durum.
Hava herkes için erkenden karanlık kış zamanı.
Hava gittikçe soğumaya başlayacak, mesela bugün hissedilen değer eksi 6. Ama pencereden bakınca hiç de öyle değilmiş gibi duruyor, pırıl pırıl parlayan güneşten dolayı.
Şu sesi çınlayan çocuk var ya...o hala öyle arada haykırıyor. Kulaklarımın içinden geçip beynimin en derinini kazıyor sanki.
Neyse işte...pencereden gördüklerim ve aklımdan geçenlerle ilgili bir blog oldu bu sefer.
Pek bir bireysel, pek bir gündemi takmayan bir yazı işte.
Yazının devamı...

27 Kas 2010

Oralarda göremezsin...


Oralarda göremezsin!
Kağıtlar falan, sigara izmaritleri filan yollarda yoktur.
Tertemizdir.
Bal dök yaladır.
Yollar var ya...bizim burası gibi değildir.
Bak çukur dolu...oraların kaymak gibi yolları vardır.
Öyle midir hakikaten?

Her şey masal dünyasından fırlamış gibi midir?
Ohh be bu dünyada şimdiden cennette miyiz neyiz?
Ohh be! Hakikaten?

Bu durumu anadolu liselerinin en iyi, en parlak olduğu dönemlerine benzetiyorum.
En iyi dönemleriydi 1985ler  evet...
Öyle her şehirde otuz bilmem kaç tane türemiş ve pek bir sıradan olmuş halde değillerdi.

Özel okullar bu kadar çok olmadığından iyi hocalar hala, paraya doğru "özel okula doğru" demek istiyorum koşmaya başlamamışlardı.
İşte o zamanlarda yani en iyi zamanlarında dahi anadolu lisesine gidince tüm dertlerimden(!) kurtulacağımı düşünüyordum.
Oradaki çocuklar çok düzgündü, ortam çok barışcıl ve herkes hep iyiydi.
Gidince farkettim, ben başka bambaşka bir şeyi düşünmüşüm.
Alakası yoktu.

Bu bizdeki yurt dışı düşüncesi de buna benziyor.
Oraları hep daha iyi, yolları da, şehirleri de.
Şimdi hakkını yememek lazım evet iyi hakikaten.
Ama öyle "her şey" değil.

Zaten imkan da yok buna, mantıklı düşününce.

Ben burada iyi olan başka bir şeyden bahsetmek istiyorum.
İnsanların durumdan ders almalarından.

Bir şeyler yanlış olmuşsa... insanlar zarar görmüşse, ilk sorulan soru "neden böyle oldu?" sorusu oluyor.
İkinci soru ise "ne yapabiliriz bir daha OLMAMASI için?"

Yapılanlar hakikaten de bir daha olmasını önlüyor. 

Bunlar güzel şeyler.
Bunun altında yatan bir şey var o da insana önem vermek oluyor.

O yüzden yaşlı ya da genç ya da çocuk farketmiyor.
Hepsine doğru aynı hızla koşuluyor.
Yaşlı...çok yaşlı bir amca hastaneye “düştüğünde” yaşamış yaşayacağı kadar denmiyor mesela...
Yazının devamı...

20 Eyl 2010

Kopuk bağlantıların yazısı



Bazen birden fazla konuyu yazmak isterken hepsinin aynı yazı da alakasız olacağını görüp vazgeçiyorum. Hepsi bir başına kısacık olacağından bir araya topladım hepsini.
O yüzden bu yazıyı maddeler halinde dizdim...birbiriyle alakasız maddeler ile oldu. 

-  Geçenlerde Apple dükkanındaydık, 2 buçuk 3 yaşlarında bir bebe elinde Ipad, ekrandaki balonları bir o yana bir bu yana küçük parmakları ile ittiriyor ve sonunda bitirdi oyunu, hemen yüzü ekşidi ve annesine mızıklanmaya başladı, yeni oyunu açsın diye. Aklıma “bizim zamanımızda” diye başlanan cümleler geldi...yok demedim tabii bir şey ama  bizim zamanımızda bilgisayarlar commodore 64 ve et gibi tuşları olan Sinclair marka bilgisayarlardı ve bir de tüplü Tvlere bağlardık....

- Resident Evil filmi geçen hafta vizyona girdi. Güzel olabileceğini düşündüm. Ama hiç beğenmedim. Ürkünç sahnelerin hiç biri ürkünç bile değildi. Ani atraksiyon görüntüleriyle yüksek volumlu müziği yanyana koyarsanız...el kamerası ile bile amatörce yapacağınız aynı iş eşdeğer olacaktır bence. Eğer hakikaten iyi bir film seyretmek istiyorsanız, şimdilerde Türkiye’ye gelen (17 Eylül 2010) “Ejderha Dövmeli Kız” filmini mutlaka ama mutlaka seyredin hiç pişman olmayacaksınız! 

- Teknolojinin gelişmesine en çarpıcı örneklerden birini vermek istiyorum. İnsan genomu 2003 yılında sonuçlandırıldı. 3 milyar dolara mal oldu ve 13 yıl sürdü. Şimdilerde ise bir insanın gen haritası yani genomu 2-3 ay içinde analiz edilebiliyor. Ücreti hala yüksek ama öncekine kıyasla çok ucuz 48bin dolarcık. Önümüzdeki 5 yıl içinde ise 1000 dolara ineceğinden bahsediliyor. 

- Transperan bir doku olan kornea gözün yüzeyini kaplıyor. Bir takım kazalar, enfeksiyonlar sonucu hasar gören kornealar şimdiye kadar donorlardan alınarak ihtiyacı olan kişiye faydalı olunabiliyordu. Donordan kasıt da organ bağışı sayesinde alınanlar yani. Fakat iki yıldır süren yapay kornea çalışmaları sonuç vermeye başlamış. Bu yapay ama biyosentetik kornealar donor olarak alınanlar kadar iyi hatta daha da iyi deniyor.  Şimdilik 10 hasta üzerinde denenmiş olan bu kornealar belki de yakında herkesin hizmetinde olacak.
Yazının devamı...

27 Ağu 2010

Deli Para

İnanılmaz paralar söz konusu hem de her yıl...arada bir de değil her zaman büyük paralar dolaşıyor. Sonuç ise neredeyse çoğu zaman koca bir hiç. Bu kadar da top kafalı olunmaz ki diyorum. Sporun tek bir dalına inanılmaz paralar akıtılıyor. Milyon dolarlar.
Futbol oynaması da seyretmesi de zevkli ve heyecan verici bir spor dalı. Ama tıpkı dün akşam olduğu gibi hüsranlar yaşıyoruz.
Hem de bu sefer turnuvanın esas turlarına bile çıkamadık. Böylesine baş döndürücü paralar yatırıp da hala böylesine büyük hüsranlar yaşamak pek akıllı işi değil. 1 yıllığına milyonlarca dolar veriliyor ve verdikleri adamlar da çoğu zaman sezonu dahi tamamlamadan ayrılıyorlar.
Bu kadar paralar harcanıp da sonuçta hiç bir şey elde edemeyince insan ister istemez düşünüyor.
Mesela benim aklıma mesleğim gereği bu milyonlarca doların birazının bile sağlığa, araştırma projelerine aktarılması geliyor. Hakikaten inanılmaz işler başarılır. Lafın gelişi değil...düşünün 1 seneliğine 5-6 milyon ödenen adama harcanacağına araştırma projelerine verilse...Mesela ülkemizde yaygın olan kanser tiplerinin bölgelere göre dağılımları analiz edilip hasta örneklerinden DNA analizleri yapılsa ve bir kanser gen bankası oluşturulma işine girişilse inanın 5-6 milyon dolar ile müthiş işler başarılır. Ama bunlar tabii ki burun kıvıracak işlerdir. O bir kaç gün sonra sakatlanacak ve hatta zaten gizli sakat olan futbolcuya ödenecek para daha değerlidir.
Onca para harcayıp da böylesine
mutsuz
ve de
başarısız
ve de
değersiz
hissetmek de bize özgü olsa gerek.
Bir de tabii çok zengin bir ülke olduğumuzdan böylesine sabun köpüğü eğlencelere ayıracağımız bir sürü paramız vardır.
Neyse olan oldu şimdi biz lige bakalım inşallah 4. ve 5. sınıf takımlara karşı milyon dolar oyuncular ile galip gelir zengin takımlarımız.
Yazının devamı...

16 Tem 2010

Baş belası insan türü: Ön yargılı İnsanlar




Ön yargılı olmak ya da daha kötüsü ön yargılı insanlarla bir şekilde yollarınızın kesişmesi cok korkunç olabiliyor.  “Ön yargı” denince aklıma hep Isaac Asimvov geliyor. Isaac Asimov bilim kurgunun babalarından biri. Harika bir yazar olmakla birlikte aynı zamanda da bir bilim adamı.

Bilim kurgu yazmaya başlar  ve öykülerini yayınlatmak için kapı kapı yayıncıları dolaşır. “Bunlar yayınlanacak kalitede değil” der kimi yayıncılar. Bazıları ise bu tarzın okuyucunun ilgisini çekmeyeceğini düşünür. Sonuç olarak yaklaşık 100 kadar yayınevinden red alır. Ardından bir yayınevi yayınlamayı göze alır...Dikkat edin “göze alır” dedim.

Sonuç: Dünyanın bir numaralı bilim kurgu yazarı olur ilerleyen yıllarda.
Isaac Asimov’un bu hikayesi ve azmi beni her zaman etkilemiştir. Öncelikle ön yargılı insanlardan dolayı yılmaması. İnancını kaybetmemesi.

Akademik ve akademi dışındaki hayatımda şunu farkettim. Eğer ön yargılı bir insana denk gelirseniz işleriniz çok zorlaşıyor.  Hiç bir konuda ön yargı çipleriyle donatılmış bu robotlara denk gelmemenizi dilerim. Bizim ülkemizde elbette bu robotlardan çok var. Ama bunca zaman o kadar çok farklı kültür ve insanla karşılaştım ki. Ön yargılı olmak ülke, millet, kültür tanımıyor. Bu robotlar hep aynı. Elbette bazı ülkelerin insanları daha bir ön yargılı. Mesela bizler...mesela Ruslar...Fransızlar! Daha liste uzar.

Ön yargılı insanlara rağmen inancınızı kaybetmeyin. Onların bu dünyadaki amacı engel teşkil etmek. Hakikaten de bu tür insanlar öncelikle inatçılıkları ile dikkat çekerken hemen ardından kafasız lıkları geliyor. Böyle olmak için aptal olmak gerekmiyor. Zeki olmamak ise kesinlikle sebep değil. Etraf ön yargılı zeki robotlarla dolu zaten. Bunlara her alanda rastlayabilirsiniz. Bazen hocanız olabilir. Bazen aileden en yakınınız ya da bie meslektaşınız. Size tavsiyem hiç yılmamanız. Kendinize inanmanız. Bu aralar böyle bir ön yargı ile mücadeledeyim. Bu ön yargı kalelerini yıkacağım.

Çok enteresan ve sadece ABD’de 500bin erken doğan yani prematüre doğan bebeği ilgilendiren bir proje üzerine çalışmaktayım. Bir de dünyada ki prematüre doğum sayısını düşünün. Ve tüm bu ön yargılara rağmen bir şekilde bunları da aşacağız.

Kısacası ön yargı her yerde özellikle bilimdeki kıskançlıklar ve hatta bir takım cahillikler bile ön yargılı olmaya sebep. Bu yazı da ne kadar da çok ön yargı dedim di mi? Sırf dikkati çekmek için başka bir şey için değil.
Yazının devamı...

15 Tem 2010

Bir yere doğru koşarken.


Nereye doğru koşarken?
 “Bir yere işte” desem. 
Daha fazla bir şey demesem?

Koşan  kim? Hepimiz. Bütün ülke.

Kimilerine göre şahane her şey...iyiye gidiyor durumlar. 
Kimilerine göre ise berbat her şey. 
Hem de  her an kötü şeyler olacak kadar berbat.

Çok uzun ama hakikaten çok uzun zamandır ulkemiz adına hiç iyi haberler duymuyoruz. Canlar gidiyor her gün. Belirsizlik zaten hep hakim. Ekonomi iyi diyorlar anlayamıyorum nasıl ekonomi iyi oluyor? 
Korkunç pahalı bir ülke. 
Herkes birbirine kazık atma yarışında hem de her anlamda. 
Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. 

Haberlere bakıyorsunuz karmaşa diz boyu. Haberlerin verilişi bile çığlık atarcasına. Her şey aşırı bir agresiflik içinde. İncir çekirdeğini doldurmayan ve hiç bir yere varmayan boş tartışmalarla dolu gündem. "Yok çömeldin", "yok bak ben çömelmedim"..."hay Allah meğerese siper yükseltilmiş"..Yok şöyle dedin yok böyle dedin.
Hakikaten çok şey konuşuluyor bizim ülkemizde ama hiç bir şey konuşularak konuşulmakta.  Ülkede yaşarken bu karmaşaya alışıyor insan bir şekilde ama dışarıdan bakınca ve aslında karmaşa olmadan yaşamanın iyi birşey olduğunu görünce hakikaten sadece haberleri okumak bile boğuyor insanı.

Mesela referandum tartışmaları var. Ama tartışmayı anlatan yayın organlarının hiç birinde doğru dürüst neler oylanacak ne gibi değişiklikler yapılacak neye niçin evet hayı denecek anlatılmıyor. Yine boş tartışmalar içinde yuvarlanıyoruz.
Anlayabiliyorum aslında neden bu kadar boş tartışmalara girdiğimizi çünkü bilgi gerektirmiyor, sorumluluk gerektirmiyor. Öylesine konuşmak çok daha kolay.
Hakikaten? Mesela biliyor musunuz hangi maddelerin referandumda oylanacağını?
Bir arkadaşım sayesinde bu maddelerin neler olduğunu anlatan bir linkle ulaştım.
Eğer merak ederseniz link burada LINK tikla

Sonra ekonominin iyi olduğundan bahsediliyor ya. Böylesine korkunç fiyatların arasında sıkışıp kalmak ve yaşamaya çalışmak hiç kolay olmasa gerek. Tatil yerleri, eğlence mekanları hep doluymuş falan filan. Elbette ülkede 15-20 bin süper hayat (maddi anlamda) yaşayan insanlar var bunların dönüşümlü olarak bile bu yerlerde görünmeleri her yeri ışıldatıyor. Ama ya geri kalan milyonlarca insan?

Bir zaman sonra hem bu terör hem bu ekonomik kaos ve sadece laflarla işlerin yürütülmeye çalışılması bir yerde tıkanacak. Bir de her seviyede bizi yönetenlerdeki, aydın diye geçinen her şeyden anlayan ama çoğu şeyi bilmeyen yazarlarımızdaki, üst düzey yöneticilerdeki bu bilgi ve yönetim eksikliği de sonunda iflas edecek.

Ekonominin kötü olması iki şeyi sağlıyor galiba herkesi kolaylıkla satın alabiliyorsunuz Diğeri de herkes mecburen ekonomik zorluklardan dolayı sadece kendini düşünüyor ve gözleri görmüyor hiç bir şeyi.

Görmediğimiz için de işte bir yerlere doğru koşuyoruz.
Nereye koştuğumuzu bilemeden.
Hepimize bol şanslar.
Yazının devamı...

13 Haz 2010

Dünya Kupası ve Milli Takımımız


Eskiden dünya kupası maçlarında Brezilya’yı tutardım. Hatta maçların hemen hepsini izlemek çok zevkliydi. Ama 2002 yılından sonra artık hiç öyle zevkle seyredemiyorum. Hiç bir takımın da artık pek bir önemi yok. 
Kendi ülkemizin takımını, müsabakalarda gördükten sonra artık hiç bir şey eskisi gibi değil. Bana ne Brezilya’dan, İtalya’dan...sırf güzel bir müsabaka seyretmek için seyredilir o kadar. Yoksa ne heyecanı var,  ne de o çoşkusu. Hele hele 2008 Avrupa Şampiyonası 2-0 yenilgiden 3 gol atarak, 3-2 yenmenin tadı yok  hiç.
Kendi çocuklarımızı al yıldızlı forma ile müsabakada göremedikten sonra dünya kupası maçlarının da çok heyecanı yok benim için.
O muhteşem tadı aldıktan sonra, ülkemin takımının olmadığı her kupa artık benim için hep sıradan.

Yazının devamı...

30 May 2010

Hayal etmekten korkma





Hayal etmekten korkma.
Hem de hiç korkma.
Hayal ettikçe var olduğunu göreceksin.
Elbette olmayacak hayallere kendini kaptırıp kaybolmamak da lazım.
Olmayacak hayaller olur mu?
Yoksa asıl olan istemek midir?


Uzun zaman önce Boston Üniversitesinde bir seminere katılmıştım. Konuşmacıyı öylesine güzel tanıtmışlardı ki ne o anı, ne de o anda hissettiklerim aklımdan çıkmamıştı. Şimdi adını bile hatırlayamadığım o doktor da öylesine alçak gönüllü bir şekilde konuşmasını yapmak için herkesin önüne çıkmıştı ki çok takdir etmiştim. Alçak gönüllülüğünü ve sevecenliğini hiç unutamadım. Sonrasında benim de hayallerime takılıp kaldı bu durum. Bir gün acaba ben de öyle tanıtılır mıyım? Bir gün ben de sıradan biri gibi ama pek de sıradan olmayan bir şekilde konumu anlatabilir miyim diye?
Yıllar sonra bundan yaklaşık bir ay önce üç büyük hastanenin ortak düzenlediği seminerler serisinde tanıtılırken, o hayalini kurduğum anı hatırladım. Çok daha büyük salonda ve çok daha fazla sayıda uzmana, asistana, proflara yaptığım işi anlatıyordum.
İçimden sıcacık güldüm.
Usulca.
Kimse bilmedi o hayalimin bir şekilde gerçek olduğunu.
“Bunu neden anlattın ki­?” diye sorarsanız...sadece bir şey için anlattım.
Hayalini kurduğum şey belki büyük bir şey değildi...küçük şeylerdir bizi asıl mutlu edendir diye düşünüyorum.

En önemlisi ise hayallerinize inanın demek istiyorum ve siz onları bırakmadığınız sürece bir gün bir şekilde gerçek olacaklardır.
O yüzden hiç bir şey için  ve hiç bir zaman umudunuzu kaybetmeyin.
Yaşadıkça hep umut var ki!

Yazının devamı...

25 May 2010

Devre arasız mısırlı sinema

Sinemadaki o “devre arasına” (!), pek çok insan bayılırken. Ben hiç sevmezdim!

“Aaaa olur mu öyle bir dinlenelim yahu!”
“Sigara molası lazım, olur mu?”
“Eeööö, tuvalete bir uğramak için mola çok iyi oluyor...”

Daha bir sürü sebep sayılabilir.
Ama ben sevmezdim işte.
Küçükken de sevmezdim.
Büyüdüğümde de sevmedim.

Çünkü konsantrasyonumu bozuyordu bu devre arası durumu. Sigara molasına da hiç ihtiyacım yoktu...ne o zamanlarda ne de şimdi.

Kısacası bu molalar aynı zamanda filmi yarıladığımızın da bir işareti oluyordu. Bu bakımdan da bilmek istemiyordum, filmin yarısına geldiğimizi.

Bizim ülkedeki sinemalarda durum böyleydi. Sonra ABD’de yaşamaya başlayınca elbette sinemalara gitmeye yine devam ettim. Zaten oldum olası film seyretmeyi hem de sinemada seyretmeyi çok severken...gitmemek olmazdı. En çok sevdiğim şey ise bu devre arasının olmaması.

Ohhh be artık filmler bölünmüyordu.
Kaptırıp seyredebiliyordum. Diğer güzel olan şey ise koltuk numarası diye bir zorlamanın olmaması idi. İsteyen istediği yere oturuyor.

“Önlerden ver, arkalardan olsun...yanyana 3 kişi, önlü arkalı 5 olsun abi” gibi diyaloglara girmeme gerek yok. Yer göstericiye bahşiş vereyim mi? Verirsem, ne kadar versem acaba stresleri de yok. Bu bakımdan bu özgürlük çok hoşuma gidiyor.

Tabii ki rahata alışmak kolaydır.
Tatillerde ülkeye gittiğimde yine sinemaya gidersem bu sefer hoşnutsuzluğum daha artıyor. Yine ara var, yine numaralar var...filan falan.

Pek çok insan galiba pop corn yemeği seviyor sinemalarda. Mesela ABD sinemalarında bir de üzerine yağ döküyorlar ki bu görüntünün sevimsizliği bir kenara hatta ellerin yağdan dolayı vıcık vıcık olması da bir kenara...son derece sağlıksız bir şey. Pis bir yağ vücudunuza giriyor. Kolesterolden zaten muzdarip olan vücudlarımız iyice cefa çekmeye başlıyor.

Yağsız da olsa pop corn yemek benim için tam bir cefa.

Daha ikinci mısırda dişlerimin arasına giren o mısır parçacıkları konsantrasyonumu iyice alt üst ediyor. Artık tüm beynim dilime yönelmiş bir durumda o salak mısır parçacığını dişimden çıkarma gayretinde...ittirdikçe daha da aralara giren o mısırcık beni iyice yoruyor. Hatta ikinci bir mısırı atıyorsunuz ağzınıza onun kabukları yardımıyla belki o araya gireni çıkartırım diye...Bu sefer işler iyice sarpa sarıyor. Filmin kareleri fırt fırt önümden geçerken beynim, dilim, ben ve dişlerim arasında müthiş bir “imece” var. Herkes birbirine yardım için bütün çabasını gösteriyor. Ama o mısırcıklar daha da saplanıyorlar aralara. İkinci yardım olsun diye ağza atılan mısır da gidiyor tam ters köşedeki dişin arasına giriyor. Bir de tüm bunlara ek dalgınlıkla bir avuç dolusu yeni mısırı ağzınıza attığınızda hem ellerinize hem de kendinize küfrü basıyorsunuz. Bu arada elbette film devam ediyor. Seyret seyredebilirsen.

Yanıma aldığım içecek belki işe yarar diyorum, dişlerimin arasında basınçla ittirdiğim sıvı belki o mısırcığı çıkarır diye çabalıyorum...bana mısın demiyor.

Gördüğünüz gibi film mi izliyorum yoksa mısır taneleri ile güreşiyor muyum belli değil.
Sonra da şaşırıyor insanlar “ben yok sevmem pop corn” dediğimde...
Siz olsanız bu kadar cefaya rağmen hala pop corn konusunda ısrar etmeyi düşünür müsünüz?
En güzeli sade sade filmimi seyretmek işte...bir de yanımdakiler iki de bir konuşmazsa o asıl zaman en güzeli.
Yazının devamı...
 

Blog Listem

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template