15 Ağu 2011

Haftaya söz calışıcam...



Nedense bana ingilizceden sonra almanca zor gelmişti. Pek hoşuma gitmedi bu lisan. Severek çalışamadım derslerini. Sanki yokuş yukarı çıkmak gibiydi. Ter kan içinde yokuş yukarı çıkılan bir patika gibi. İnsanın içi ısınmayınca öyle heves ile çalışamıyor. Ama yine de öğrendim tabii ki dili. O günlerden bir anım aklıma geldi dün... onunla birlikte bir kaç şeyi daha yazayım istedim bugünkü yazıda.

Lise zamanı, ikinci yabancı dilimiz olan Almanca dersindeyiz; sözlü var...hoca rastgele kişileri seçiyor sözlüye. Ben iyice kıvrılmış, iki büklüm olmuşum. Yok karnım filan ağrımıyor, hasta da değilim. Sadece gizli gizli dua ediyorum “Allahım, bakın bugün sözlüye kalkmiim, hakkaten bakın size söz veriyorum, haftaya....hmmmm ya da daha sonra filan kalkiim, tamam söz çalışıcam bir dahaki sefere.” (bu arada sizli bizli bir şekilde konuştuğuma dikkat edin...hakikaten de öyleydi...Allahım yalvarırım size, bugün sözlüye kalkmiiimm,yalvarırııııııımmm noooolur!)

Sonra bir hafta geçer.
Ha evet evet geçen haftayı kazasız belasız atlatmışımdır.

Bir hafta sonra ben, ,
yine almanca dersi
 ve
yine sözlü var.

“Allahım, tamam geçen hafta kalkmadım, çok teşekkür ederim size ama bakın bugün de sözlüye kalkmiim, hakkaten bakın size söz veriyorum, haftaya....”
Böyle işte bu şekilde yuvarlanıp gittiğim sözlüler ve dualarım.
::::::::::
Okul deyince aklıma bir de duvarlarımız geldi.
Son derece iç karartan renklerle boyalıydı duvarlarımız. Gri ve tonları halbuki güzel renkler kullansanıza, insanın içine heyecan neşe veren. Zaten sınav, ders yükü, sert hoca stresi eklenmiş üzerimize...bir de iyice iç karartan bir renksizlik.
::::::::::
Buralarda arabanızın benzinini kendiniz dolduruyorsunuz. Tabii bazı istasyonda görevliler de var ama o zaman benzini daha pahalıya almak durumundasınız. Neyse kendim doldurmaya alıştığımdan, her doldurma öncesi doğal olarak pompanın dijital ekranı ile yüzyüze geliyorum. Sizden önceki müşterinin ne kadar aldığını görüyorsunuz tabii.
Aklıma şöyle bir şey geldi. Mesela ekranlara bakan ve ancak mobiletini doldurabilen bir vatandaş, kendinden önceki müşterinin aldığı bir hayli yüksek miktarda ve süper ultra turbo bilmemne versiyonunu alan adam için “Hayat çok mu güzel be abiiii?” diyerek iç çekmesi ve mobiletine o en düşük kalitedeki benzinden 5 dolarlık alarak yoluna ve hayatına devam etmesi.
::::::::::
Şimdi bunu yazınca aklıma başka bir şey geldi. Hastane yolunda giderken bir üst geçit var tam ona gelmeden biraz önce bir kadın son 2 aydır orada konumlanmış vaziyette, öyle orada yaşıyor. Tam teşekküllü. Süpermarketten aldığı(!) bir araba içinde bir sürü eşyası var. Kafasında bir şapka, daha çok kasket tarzında bir şapka bu. Küçük bir yatağı var. Çocuk yatağı bu.
İçine girip uzanıyor, ayakları dışarıda kalıyor filan.
Hemen yanında sahilde kullanılan cinsinden açılıp kapanan bir sandalye.
Kimi zaman boynunda bir tüylü atkı hani gece davetine katılırken kadınların taktıkları cinsten.
Etrafa yayılmış daha bir sürü eşyası.
Bir yağmur anında hemen hızlıca toparlanamayacak kadar çok eşyası var.
Çoğunluğu kıyafetlerden oluşmuş.

Kadının yaşı 60-65 arası. Belki daha gençtir ama eğer öyleyse yaşlı gösteriyor. Bu aralar anormal şiddette yağmurlar yağıyor ve ne yapıyor o kadın böyle zamanlarda. Yağmur sonrası nem ve küf içinde kalıyor muhtemelen.
::::::::::
Şimdi anlattığım bu zor durum başka bir şeyi  aklıma getirdi. BORDERS isimli dev kitapçı iflas etti. Harika mağazaları olan bu firmanın her şubesinde %50ye varan indirimler var. Çalışanları bir kaç haftaya kadar işsiz kalacaklarını bile bile son dakikaya kadar çalışyorlar. Tıpkı batan bir geminin mürettebatı gibiler.
Böylesine büyük bir mağazanın iflasında internet epey etkili oldu bence. Artık pek çok kişi kitaplarını internetten ısmarlıyor. Hemen aradığınızı buluyorsunuz ve daha ucuza alıyorsunuz. Hayat böylesine dijitalleşirken, kitap kokusunu ve kitapçıları arıyor insan. Ama daha da acısı yakın bir gelecekte kitap kokusu da kalmayacak, her şey tabletlerimize, elektronik mürekkeple yazılmış incecik dijital kağıtlarımıza sığacak.
Fastfood hayatlarımız biraz daha plastikleşecek biraz daha doğallığından uzaklaşacak.



10 Yorum:

Vladimir on 15 Ağustos 2011 22:41 dedi ki...

Almanca yı ben çok olay öğrenmiştim ama hiç sevememiştim hiç kullanmadım mezun olunca ve o kadar kolay unuttum ki. Seneler sonra bir yaz İtalya'ya gitmeye kara verdim ve gitmeden önce bsekiz ay italyanca kursuna gittim. O öğrendiğim derme çatma italyancayı hala kullanabiliyorum bir şey okuduğumda çat pat anlayabiliyorum. Sevmek ile ilgili galiba mesele.

Hayatlarımız süper alışveriş merkezlerine döndü herşey bir örnek duyguyu ortadan kaldırıyorlar ama sevmeden bir şey olmuyor ki :(

Biraz on 16 Ağustos 2011 07:52 dedi ki...

Bence de sevmek ile ilgili, severek yapilan her is hem daha kolay hem daha zevkli.

tully on 16 Ağustos 2011 09:18 dedi ki...

Bu dijitallşeme bence biraz da biz insanlarla alakalı..İnsanlar giderek daha da yobazlaşıyor sanırım.Alışkanlık gereği her zaman çantamda bir kitap taşırım ne kadar ağır da olsa..Geçenlerde bir arkadaşım salak mısın sen bunu yanında niye taşıyorsun dedi.Kitap kokusunu seviyorum dediğimde çağa ayak uyduramadığımı söyledi!

guguk kuşu on 16 Ağustos 2011 09:41 dedi ki...

Nedense anlattığın kadın gözümün önünde net bir şekilde canlandı, birkaç kez istanbulda öyle kişiler görmüştüm. Bir yanım bu durumu çok ürkütücü ve üzücü bulsa da diğer bir yanımda böyle yaşama karşı aşırı bir merak ve ilgi içerisinde.....sanki ben de sadece, yaşamaya yetecek kadar eşyası olup yaşamak istiyorum, ihtiyacım olandan bir tane daha fazla şeyim olmasın......çok dinlendirici ve keyif verici...duvara yaslanayım, yarısı yenmiş bir simidi etrafımdaki manyaklaşmış insanlara bakıarak keyifle yiyeyim...

Biraz on 16 Ağustos 2011 16:13 dedi ki...

>tully
Kitapin yeri ayri, tasima kolayligi acisindan dijitallesme faydali olsa da...henuz bu kadar hizli bu konu da caga ayak uydurulmasa da olur...diye dusunuyorum:)

Biraz on 16 Ağustos 2011 16:16 dedi ki...

>guguk kuşu
Aslinda kadinin mobil durumunu dusunursen esyasi bir hayli fazla, kaldirima epey yayilmis...ve ilk yerlestigi gunden sonra da esyasi artmaya basladi (ben de sanki kaldirim esyalar amiri gibi rapor tutuyorum "esyalari artmaya basladi"...halbuki banane di mi?) :).

Ali İkizkaya on 18 Ağustos 2011 05:08 dedi ki...

Sevgili Biraz !
Benim yazacaklarım da belki diğer arkadaşların fikirlerinin farklı bir ifadesi olacak.
Yazdığın defter, kitap kalem konusu bildiğin üzere yazdığım ikinci ihtisas blogunun esas konuları ve ben de senin gibi çok yaralıyım bu konuda. Kitaba dokunmak, koklamak, sevmek.., bunlar çok farklı hisler.
Ben ve bir çok kişi dünyanın çivisinin yiyecek,su vs gibi gıdadan ya da enerjiden çıkacağını düşünüyor. Elektronik kitapları, hem de onlarcasını bir arada tutabiliyor. Fakat enerji olmadığında kaldı ki bu bir pil bile olsa ne gösterebilir, ne de okunabilir. Ekran kırılabilir veya hafıza uçabilir. Ekranlardan yayılan ışınlar yüzünden gözlerimizin ne hale geldiğinin farkında mı? insanlar. İşaret ettiğin gibi tam bir çılgınlık var. Hele bir kütüphanenin, kitapevinin yerini ne tutabilir bilemiyorum. İnsan buralarda kendini kaybedebilir, herşeyi unutur, saatler, günler su gibi akar da farkına varmaz. Hanım arkadaşlarıma hep " Ali, kolay çocuktur. Bırak sabahleyin kitapevine. Akşam gel, tut elinden götür." diye. Belki de kağıda not alan, kalem kullanan son nesil olacağız ama ben hala vazgeçmedim defter ve dolmakalem kullanmaktan. Kendi defterlerimi bile kendim üretiyorum. İnsanlar yazsın ve geriye kendilerini anlatan hikayelerin olduğu yaşam kitaplarını bıraksınlar istiyorum. Kolejden bir arkadaşım grammar defterini benim ikmale kaldığım yıl bana vermişti. Sırtı çok eskidi ve ben de ciltlemeye başladım tekrar. Onun yazdığı harflere satırlara baktıkça hatırlıyorum, ağlıyorum. Zira o arkadaşımı bir trafik kazasında kaybettik orta yaşına giderken. Hoşlandığı ve kız tarafında okuyan kızların adlarını yazmış kenarlara, arka sayfalarda aldığı notlar ve yaptığı ortalama geçer puanları hesaplamış. Daha neler, neler var.
Türkiyede okunmadığı gibi yazan o kadar az insan var ki. Kendi defterlerimden gördüğüm ise, orta sona kadar yazım acayip çirkinmiş.. ve birden orta son sınıfta anne-baba ayrılığına denk gelen tarihlerde el yazım aniden çok güzelleşmiş. Bir defterden ne kadar çok şey okunabiliyor.., var sen ilerisini düşün..
BORDERS ın iflasına pek üzüldüm, ben de bir kaç kez gitme imkanı bulmuştum. BORDERS dan aklımda kalan güzel bir dekorasyonda karıştırılan kitaplar, kitap ve taze kahve kokusu. BORDERS bildiğim kadarıyla ciddi büyüktü ama ne oldu bilmiyorum. Okuyup öğrenirim ama içim çok acıdı desem yalan olmaz. İstiklal Kitapevi kapandığında da böyle olmuştum. Aslında her kapanan kitapevinde bir ışık topu sönüyor, ışık saçan bir nod daha yokolup karanlığa gömülüyoruz. Sevgili yorumcu arkadaşın dediği gibi daha beter kişiselleşip ego yobazı olup çıkıyoruz.
Evsizler meselesi sevgili GUGUK Kuşunun olduğu gibi benim de çok çekilim duyduğum bir konu. Gerçi onlar çok arzulu olmasalarda ben onlarla sohbet etmeyi çok seviyorum. Çok farklılar ve aldıkları, ruhlarına işlenmiş önemli travmaları var ve son derece naif insanlar. Her biri demiyorum ama bir çoğu muhteşem birer fark edilmeyen bilge. Toplum, tekrara girse de o kadar yobazlaşıyor ki bu insanlara yaşam alanları kalmıyor ve onlarda boğulmamak için kaçıyorlar. Sen tıp ile uğraşıyorsun ve insan beynini bizlerden çok daha iyi biliyorsun, onlarla aramızda öyle ince bir sınır varki.. Ve saniyenin bilmem kaçında biri zamanda bu bizede olabilir. Ben onları görünce içim acıyor, acımasına da korkuyorum, acaba onun bu hale gelmesinde benim sorumluluğum olabilir mi? diye. Ve belkide korkuyorum o hale düşmeye. Tam bu noktada GUGUK KUŞU na saygıyla önünde eğiliyorum.
Okuduğum bir yazıda onların derin bilgeliklerinden bir örnek vardı;
http://ladolcevita-nily.blogspot.com/2009/03/siluetler-iii-atesteki-golge.html
Çenem düştü.. son zamanlarda bu bloguna yorum yazmamıştım. Özür dilerim. Arayı kapatma çabası değil bu. Ellerine sağlık, teşekkür ederim..
Sevgiler...

Biraz on 18 Ağustos 2011 05:27 dedi ki...

Sevgili Ali,
Yorumun ve katkin icin cok tesekkurler.
Dogru diyorsun BORDERS'a girince ilk kahve kokusu hemen dikkati cekiyor. Kitapcilarda dolasmaktan hic baymam, hatta kendimi kaybederim, cizgi romanlardan, tut psikoloji kitaplarina oradan CDlere derken tum gun kalsam bikmam. Boston'da Boylston caddesi uzerine cok guzel bir subesi acilmisti BORDERS'in simdi o da diger tum subeleri gibi kapaniyor.
Kitap, defter konusunda ise mesela ben cocukken misafirlige giderken yanima oyuncak filan almazdim. Kagit ve kalemlerimi alirdim. Seka'nin saman kagitlari vardi hani, onlarda boyle bakardim bir demet alirdim yanima ve aldigim demetin kalinligi misafirligin bayik olabilme ihtimaline gore degisirdi. bayik bir misafirlikse cocuk da yoksa iyice kalin bir tomar alirdim:)
Bu arada evsizler konusunda, onlari gordukce aklima Fisher King filmi geliyor asgiya linklerini koyuyorum. Adam iyi bir profesorken karisi gozlerinin onunde bir restorandayken vuruluyor ve o gunden sonra aklini kaciriyor, sonunda evsiz bir adama donusuyor fakat bunu filmin sonuna dogru ogreniyoruz. Megerse o kacik ve evsiz adam aslinda cok duzgun bir hayati olan ve hatta profesor olan bir adammis oncesinde...

http://www.imdb.com/title/tt0101889/
http://en.wikipedia.org/wiki/The_Fisher_King_(film)

Ali İkizkaya on 18 Ağustos 2011 05:33 dedi ki...

Sevgili Biraz !
Linkler için teşekkür ederim. Seyredip okuyacağım. Arşivimde de var bir tane. Ölü Ozanlar Derneğindeki ve Fisher King teki Robin Williams oyununu ve gücünü kim unutabilir.
Sevgiler tekrar...

Biraz on 18 Ağustos 2011 05:44 dedi ki...

Rica ederim.
Her iki filmi de cok sevdim.
Bu arada film demisken, Turkiye'ye geldi mi bilemiyorum ama Woody Allen'in son filmi Midnight in Paris isimli filmi kesinlikle tavsiye ederim.
http://www.imdb.com/title/tt1605783/
Harika bir film.

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template