30 Ağu 2010

Vahim!


Bir hikaye,


Bazen bir takım hikayeleri bizzat onu yaşamışlardan duyunca olaylar göze daha farklı geliyor. Ya da gerçekte ne olup bittiğini anlamanıza yararı oluyor. Şimdi anlatacağım olay da böyle.

7-8 ay önce Haiti’de deprem olunca dünya seferber olmuş (!) ve yardımları ulaştırmaya çalışmıştı. Elbette orası madenlerin ve petrolün ülkesi olsa halen gündemde olan bir yer olurdu Haiti.

Fakir bir ülkeyi vurmuştu deprem.

Sayılarla ise durum çok daha vahimdi. 250bin kişi öldü. 300bin yaralı. Ve 1 milyondan fazla insan da evsiz.

Haiti’li bir arkadaşım var. Benden büyük ama arkadaşım. Bazen sizden yaşça büyük insanların arkadaşınız olamayacağını düşünürsünüz, sanırım bu çokça bizim kültürümüzden ileri geliyor. Yaşın belki de çok önemi yok, kafalar uyuşunca o kadar da önemli değil aslında.

Neyse bu arkadaşım geçenlerde Haiti’den geldi. Ziyarete gitmişti ülkesini. Hala büyük bir sefilliğin sürdüğünü, doğru dürüst hiç bir şeyin hallolmadığından bahsediyor.

Hani belki çoğumuz düşünmüştür. Orada hava hep sıcak en azından evsiz, dışarıda kalanlar soğuktan üşümüyor, donmuyor. Halbuki durum hiç öyle değil. Her yerin kendine göre zorlukları var.
"Hava çok sıcak" diyor,
"sürekli 35-38 dereceler, hani bize bıkkınlık gelen sıcaklardan var orada hep! Fakat tropikal iklimden dolayı. Yağmurlar da ağır oluyor. Dolayısı ile çadırlarda kalanlar önce toz toprak içinde sonra yağmurla birlikte çamur içinde yaşıyorlar"diyor.

Çadırlar hep bir çamurun içinde duruyor...Bunu mesela ben hiç düşünmemiştim. Hakikaten berbat bir durum.

Daha çarpıcı olanı ise Birleşmiş Milletlerin oraya gönderdiği elemanlar ve barış gücü. “Barış gücüne hakikaten ihtiyaç var mı?” diye soruyor.

"Hele BM görevlilerine?"

Gittikleri restorana birazdan BM yetkilileri gelir, 30 kişilik bir gruptur bu.

“Ismarladıkları yemekler çok dikkatimi çekti” diyor.

“Istakozlar ısmarlandı, onca sefalet ve hüzün içinde böylesine eğlenceli ve zengin bir sofraya gerek var mıydı?” diye soruyor.

“Ertesi gün bu ekibi denize girerken, eğlenirken gördüm...başlarında BM barış gücü askerleri...neredeyse akşama kadar o sahilde kaldılar, geldikleri arabalarda da motorlar sürekli çalışır haldeydi”.

Belki diyeceksiniz “adamların dinlenmek de hakkı değil mi?” bence o şartlarda değil. Zaten çoğu dönüşümlü olarak belli bir süreliğine kalıyorlar. Böylesine perişanlık durumlarında belki denize gireceğiniz varsa bile girilmemeli. Zaten bu adamların oraya gönderilme sebepleri bizzat oraya faydalı olmak değil mi?

Kendilerine daha sonra faydalı olsalar?

Daha çarpıcı olanı ise BM’nin oraya atadığı koordinatörün aylık maaşı. Dudak uçuklatacak cinsten, 64bin dolar...Bir de bu abiye bir yat kiralanmış, açıkta demirlemiş...orada kalıyor geceleri. İşine(!) gitmesi için kimi zaman bir bot geliyor alıyor, ya da helikopter. Sanırım bu kuruluşların varlık amacı bu gibi felaketlerde ortaya daha iyi (!) çıkıyor...bilmem anlatabiliyor muyum?

Diğer yandan iki ayağını birden kaybeden Haitili bir kızı anlatıyor, yaraları hala tam kapanamamış.

“Kaç yaşında?” diye soruyorum.

“Yirmi” diyor.

Susuyorum.

20......20......20......20

Çok genç...bu belki bize şimdi çok uzak bir hikaye gibi gelebilir.

Ama bunu bizzat birileri yaşıyor. Bugün bizim için birilerinin durumu olan bu sefillikler, bize de gelebilir. Birey olarak hiç bir şeyin bize ulaşamayacağına ve öyle olmayacağımıza dair tuhaf bir güvenimiz var. Bugün sağlıklıysak bana bir şey olmaz demek yerine, bir gün daha sağlıklı olabildiğimize şükretmek lazım...Ama bu en zoru galiba.

Ülkenin yöneticilerinin acizliğinden de dert yanıyor. “Bize lider lazım” diyor.

Cesaretli ve insanı seven bir lider! Bu zor zamanlarda ülkeyi sırtlayacak biri lazım tüm sevgisiyle ve özverisiyle...

Hayat her yerde ve her zaman zor...önemli olan galiba bu zorluğu bilmek ve şu an sahip olduklarımıza şükretmek.

Sahip olmak derken...sevdiklerimiz demek istiyorum, sağlımız demek istiyorum.

Hani son model cep telefonum ve arabam ve yazlık evlerim ve sıfatlarım demek istemiyorum...ve bilmem anlatabiliyor muyum?


10 Yorum:

Evren on 30 Ağustos 2010 23:26 dedi ki...

öyle güzel anlatıyorsun ki, insanın nefesi duruyor.

Biraz on 31 Ağustos 2010 06:23 dedi ki...

:) cok tesekkurler ama ovgunle mahcup ettin.

wimparella on 31 Ağustos 2010 15:41 dedi ki...

düşünmüyoruz ki belki şimdi bir dakika sonra unutuyoruz ya da bir şey yapamıyoruz düşünsek bile elimzidekilerin değerini de unutuyoruz yine aynı unutkanklıkla insanın yapısı bu. aradakiler istisnalar.

Biraz on 31 Ağustos 2010 17:30 dedi ki...

unuttugumuz cok dogru, ama tipki bir egzersiz gibi beynimize hatirlatmamiz gerekiyor. Bu is yazilarla, filmlerle veya diyaloglarla olabilir ama hatirlatmamiz gerekiyor bunu aklimiza sanirim...

LLuvia on 1 Eylül 2010 16:44 dedi ki...

Böyle durumlarda beni en çok yaralayan yani üzen: bir şeyler yapmak istemem ama gerçekte, yarın bunları, bu dünyayı unutmayı daha çok istemem. Hayat haksızlıkları görüp unutmakla geçiyor ve elimizden geleni yapsak bile hep tek kişi kalıyoruz. Para ve güç sanki hep filmlerdeki kötü adamlarda. Sinir bozucu.

Biraz on 1 Eylül 2010 23:52 dedi ki...

bence "sanki" degil...galiba kotu adam olduklari icin para ve guc onlarin oluyor...bu ikisi de inanilmaz oranlarda onlarda ve bu durum cok korkunc bir hal aliyor...biz de sanki dunyadaki figuranlar gibiyiz...yardimci oyuncu bile olamiyoruz...

LLuvia on 2 Eylül 2010 00:03 dedi ki...

Çok ironik olucak ama kötü olmayı başarabilirsek belki bir gün insanlık için bir şeyler yapabiliriz, sistem kötü olanın kazanmasına odaklı yapacak başka bir şey yok ne yazık ki.

Biraz on 2 Eylül 2010 00:16 dedi ki...

bence sistemden dolayi diil...kotu olan hic bir kural tanimiyor ve eziyor ezince de her turlu kapi acilmaya basliyor...mesela korkutan insanlara bakin aslinda en cok kendileri korktuklari icin korkuturlar...mesela bir soz var "ac insan otoriter olur" diyor...otorite sertligi zaman icinde de korkuyu getiriyor...donusum de basliyor...off zor isler hakkaten!

LLuvia on 2 Eylül 2010 00:37 dedi ki...

Haklısın ama devletin amacı ezilenleri korumak ve ezdirmemek olmalıydı. Güçlü olanla güçsüz olanı eşit tutmaya çalışmalı ve elindeki imkanları zor durumdakine yardım etmek için kullanmalıydı. Sistem işlemeyince bağıran ve kendini güçlü gösteren kazanmaya başladı. Ezilenler ve kazananlar dünyası oldu bir anlamda. Bir çok kişi mutsuz hayatından ama kimse dünyanın değişmesi için hareket etmez çünkü daha da ezilmekten korkar olmuş. Susmak ve üzülmek bu yeni insanlığın sanatı ve ne yazık ki benim de :( zor ve karmaşık işler dediğin gibi bir girdin mi çıkamıyorsun işin içinden :)

Biraz on 2 Eylül 2010 00:46 dedi ki...

medeni ulkelerde bu saglanmaya calisiliyor aslinda, insana her halikarda onem vererek...ama galiba gelismekte olan ulkelerde(geri kalmis ulkeler oluyor bunlar) her sey bagirana ve guclu olana gore ayarlaniyor...

medeniyetin olcusu belki de hakkinin her zaman korunacagini bilecek guvende yasayabilmek...
:)

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template