28 Eki 2010

Yüzlerin ardındaki hayatlar


Bazı insanların biyolojik saatleri yavaştır.
Hatta çok yavaştır.
Yaşıtlarıyla karşılaştırılamayacak kadar genç gösterirler.
Böyle insanlar vardır hepimizin etrafında.
Bazen bu insanlardan birisi de bizzat kendinizsinizdir.
Ben size etrafımdaki birini anlatacağım.

Ofisime her akşam 5 buçuktan sonra bir temizlik görevlisi geliyor. Çöp kutumdaki çöpleri alıyor. Hemen yanındaki geri dönüşüm kutusundan da kağıtları. O uğradığı dakikalarda ben her ne kadar çalışıyor olsam da bir beş dakkacık bile olsa muhabbet etmek istiyorum.
İki görünmez adamdan biri olmak istemiyorum.
Bu görünmez adamlık durumu evvelsi gün dikkatimi çekti.
Bir beş dakikanın bile insanları tanımak için başka dünyaları anlamak ve hatta kendi dünyanızı anlatabilmek için ne kadar önemli olduğuna beni iyice inandırdı.

Mesela geçen gün yine temizlik görevlimiz geldiğinde hemen yanından geçmekte olan Çinli doktor arkadaşa merhaba diye seslendiğinde, arkadaşımın hiç duymadan yanından geçip gitmesi tuhafıma gitti. Aslında alışkınım böyle robotlara ama bizim temizlik görevlisinin o merhabasının önce biraz havada kalıp sonra kıtır pıtır yerlere düşmesine şahit olmak tuhaf oldu.
Sevmedim hiç o anı!
Sanırım o da sevmedi.
Bir daha merhaba demeyeceğine garanti ederim.

Portekizli bizim temizlik görevlisi. Azur Adalarından (Azores).
Nerede tam olarak bilir misiniz Azur adaları?
Duyuyordum elbette ama haritada göster deseler gösteremezdim.

Portekiz’in açıkları.

Onun biyolojik saati herhalde yavaşlamamış...durmuş. Yaşını söylediğinde inanamamıştım.
Baksanız taş çatlasa en fazla ama en fazla 35 (otuz beş) yaşında dersiniz.
Kaç yaşındaymış biliyor musunuz?
ELLİ!
Evet aynen öyle. Adamın nasıl genleri varsa artık ?!
Hastanede tüm gün temizlik yapıyor sonra akşam beş buçuk sonrası ofisleri temizliyor. Sadece çöp kutularını boşaltmakla kalmıyor. Her akşam halıları da...tuvaletleri de temizliyor.
Konuşurken anlatıyor. “Her” akşam ancak 10’a doğru eve gidiyormuş.  Gider gitmez de hemen uyuyormuş.
Sabah 6’da kalkıyormuş.
Yeni (!) gün başlıyor.

Çocuklardan bahsediyor. Şimdi çocuklar “naber ?!”(what’s up) diyorlar diye anlatıyor. Ama biz çocukken, eskiden nasılsınız efendim derdik diyor. Saygılı olmamız için babam ısrarla uyarırdı.
Hatta böyle konuşmaz isek babamız çok kızardı.
9 yaşında kaybetmiş babasını.
Düşününce 50 yaşındaki bu adam anlattığı bu terbiyeyi babasından ancak  9 yıl alabilmiş.
“Son ayları hep hastanede geçti. Ben ondan sonrasında  en büyük erkek kardeş olarak sorumlulukları almaya başladım” diyor.
Dört kardeşlermiş. 2 kız, 2 erkek. Kızlar evlenmiş. Yeğenleri kocaman olmuş artık.
22 yıl önce gelmiş ya Amerika’ya...merak ediyorum.  Erkek kardeşi için bir şey demiyor.
Erkek kardeşin de mi geldi buraya diyorum.
Yok o ölmüş 24 sene önce, 24 yaşında. Pek bir genç.
Kayalıklarda balık avlıyormuş. Okyanusun kenarında.
Büyük bir dalga gelmiş, öyle gelmiş ki...kaçamamış.
Boğulmuş!
Dayım da boğuldu diyor (“sizin ailede boğulmak irsi sanki” diye içimden geçiriyorum...ama yok valla dalga geçmiyorum sadece  içimden geçirmeden edemiyorum, ne yapayım?!)
Dayısının o son gününü anlatıyor (Düşününce; hakikaten de herkesin bir son günü var şu hayatta, ne tuhaf bir duygu!)

Arkadaşları sandalla okyanusa açılıp balık tutmaya gideceklermiş.
Dayısını da çağırmışlar. Yok demiş hava bozacak gelmek istemiyorum.
“Hava bozacağı için değil gelmek istemediğin için gelmiyorsun, bahane uyduruyorsun”  demiş arkadaşları.
Halbuki bahane bile olsa...ne olur ki?
Israr etmişler.  Gitmiş elbette onlarla. Kürek çeke çeke açılmışlar. Motor filan yok.
Hava patlamış.
Sandal paramparça olmuş.
Dayısı her bir arkadaşına yardım ederken...sonunda kendine gücü kalmamış.
Boğulmuş.
Kendi kendine boğulup gitmedi. Onları kurtarırken öldü diyor. Tek o öldü!
Acaba diğerlerinin yaşaması için mi ölmüştü? İstemeye istemeye binmişti o sandala.

Bizim temizlik görevlisi daha önce anlatmıştı. Biliyordum. Evli çocukları da var.
Karım 20 yıl önce incecik bir kadındı şimdi ise çok kilo aldı.
Ayağında varisler ama çok büyük varisler bile oluştu diye anlatıyordu. Bazı günler yürüyemeyecek kadar çok ağrıları da oluyor diye devam ediyor.
Sonra farkediyor...seni çok tuttum özür dilerim diyor.
“Yok” diyorum “olsun”.
.....
Merhabaları  hep duymaya çalışmak en iyisi. Ya da “samimi merhabaları” mı desem?!
Görünmez adam olmadan.
Hep görerek duymak... en güzeli.

8 Yorum:

özii on 28 Ekim 2010 09:50 dedi ki...

Sana katılıyorum sevgili Biraz...
O görünmez adamın tavrına sinir oldum açıkcası. Ne olursa olsun küçücük bir gülümseme ya da "merhaba" demek bu kadar zor olmamalı.

Temizlikçinin o anki ifadesini düşününce ben bile çok bozuldum açıkçası. Bencede bir daha merhaba diyeceğini sanmam.Zor bir hayatı var , güler bir yüze , sıcacık bir iki kelimeye ihtiyacı var.Suratsız olamnın ne anlamı var. Ama anlayana...

Hani bende içimden " Al o süpürgeyi ya da çöp kovasını vur kafasına " diye geçirmedim dersem yalan olur :))))

Vladimir on 28 Ekim 2010 12:59 dedi ki...

Herkesin bir hikayesi var ve dile gelmek için birisinin dokunmasını bekliyor.

İş hayatımdaki ilk yıllarımda selaverdiğimde alınmamasına karşı çok tepkiliydim. Hala daha hiç sevmem öyle hareketleri selam almamakta inatçılık gösterenlere bunun çirkin bir davranış olduğunu mutlaka söylemeye çalışırım. Selam almayan ian ile mecbur kalmadıysam ilişkilerim hep minimumda our. Kötü bir şey.

Yaşından genç göstermeyi de aslında tuhaf bir lanet gibi görüyorum ben.

Biraz on 28 Ekim 2010 18:10 dedi ki...

>ozii
Ama ne yazik ki bu robotlardan cok var...
ben selam almamayi hic yapamam. Biri bana merhaba demisse duymamazliktan, gormemezlikten gelemedim hic. Hatta cogu zaman ilk diyen ben olurum.
Bence bizim temizlik gorevlisi bu tip tepkilere cok alisiktir...cunku fazlasiyla boyle adam/kadin mevcut.

Biraz on 28 Ekim 2010 18:14 dedi ki...

>Vladimir
Hakikaten de oyle, bazi insanlar anlatmak icin, dokunulmayi bazilari ise dokunulsa bile susmayi tercih ediyor.
Herkesi de dinleyeyim, herkese de dokunayim davranisinda olmak ise tuketici bir durum, sonunda o bogulan adam gibi baskalarini kurtarmaktan kendini kurataramiyorsun.

Yasindan genc gosterme konusundaki yorumun ise ilginc...hic oyle dusunmemistim. Diger yandan yasindan daha yasli gostermek ise ceza gibi geliyor!

pınarpare on 29 Ekim 2010 10:48 dedi ki...

"samimi merhabalar" işte parola bu!!!
politik ve stratejik merhabaları duymayan varmı?çünkü bunlar direk akla yatkın,e az çok kendince aklı var herkesin...samimi merhabaları duymak hele hele yanıtlamak yürek istiyor ama birçoğunun yüreği aciz bu tüy yükünü taşımaktan.bu acizliği anlarlar ve bilirler mi dersin?dünya bu kimbilir,gün gelir akla yatkınların listesinden çıkarsa samimi merhaba ne de kıymetli gelir...

Biraz on 29 Ekim 2010 16:28 dedi ki...

>pinarpare
cogumuz plastiktenten yapilmis merhabalar kullaniyoruz. Hatta nasilsin, naber derken cevabi beklemeden ya bir sonraki cumleye cegiyoruz ya da oradan hizlica kayboluyoruz...

pınarpare on 1 Kasım 2010 12:26 dedi ki...

-biraz
kabul,plastikten merhabalarımız var.ne mutlu hepimiz birer egoistiz artık!!!ama en azından duymamazlıktan gelmeyip bir saniyeyi çok görmüyoruz henüz bu kadar plastikleşmedi isek e buna da ne mutlu!!!

pınarpare on 1 Kasım 2010 12:27 dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template