11 Eki 2008

Yelkenlerimizi açıp gidelim: Hayal dünyasına bir yolculuk yazısı


Hiç bunaltmayan ve hiç üşütmeyen bir gecede...yani vücudum son derece hafiflemiş ve hiç bir noktasını hissetmiyorken demek istiyorum.

Çünkü ağrılar, sızılar vücudumuzun bize gönderdiği uyarı sinyalleridir ve bu sözünü ettiğim an bunların hiç birinin olmadığı bir zamandır işte...bilmem anlatabildim mi?


Ağrısız, sızısız, ürpertisiz...


Ay ışığının sisli gölgelerin ardından süzülmesini seyretmeye başladığımda farkettim, kalbimi uzun bir yolculuğa göndermiş ve bekliyormuşum dönmesini meğerse.


“Döner mi acaba?” diye sormaya pek cesaret edemesem de henüz vücudumu hissedemediğimden olacak...kalbimin yerinde olmadığını düşündüm.


Bu “yerinde olmama” durumunu bir defasında daha hissetmiştim. Uzun zaman önce bir akşam kırmızı şarabımı* doldurmuş içiyorken...ve onu düşünüyorken farketmiştim ki kaybettiğim tüm aşklarımı düşünüyormuşum meğerse.


Sonra kalbimi bir yoklayınca anladim ki yerinde duruyormuş.

Elimi usulca göğsümün içine sokup, hissetmeye çalıştım atışlarını...

atıyormuş.


Derinden ve yavaş.


İlişmedim daha fazla hemen çekip çıkardım elimi...çok daha fazla kanatmadan.


Sonra gözlerimi ay ışığının yansımasında ama denizin de pek bir ortasında süzülüp giden yelkenliye çevirdim.


Ne kadar sessiz!


O da derinden ve yavaş gidiyor...sanki kalbim olmuş.


Yelkenlerinin beyazlığı dikkatimi çekti.
O kadar beyazdı ki hemen yanlarında suya batıp çıkan o koca balığı görür gibi oldum. Dikkatli bakınca emin oldum...evet kocaman bir balık takip ediyordu yelkenliyi... “neden acaba?” diye düşünmeden edemedim.


Sonra aklıma şu profesörün anlattığı balık geldi.

Bu balık karnına yapışık bir takım mikro organizmaları taşıyormuş. Diğer canlıların aksine karanlıkta avlanmak yerine böyle aydınlık gecelerde avlanmaya çıkarmış. Bu aydınlık gecelerde üzerine düşen ışığa rağmen gölgesi denizin dibinde hiç olmazmış. O karnındaki mikro organizmalardan yayılan ışıltılar ya da ışıklar mı desem...işte onlar gölgesini bıraktırmazmış balığa...kumda saklanan canlılar da bu ışıltıları yıldızların ışığı sanarak kumun altından güvenli olduğuna inanarak çıkıp dolaşmaya başladıkları sırada yem olurlarmış.


Balık da afiyetle yermiş onları.


Acaba bizler de bu kumun altındaki canlılar gibi ışıltılarına kandığımız birilerinin yemi olmuş muyuzdur?

Güvenirken hem de en çok güvenirken fena halde tepe taklak olmuş muyuzdur?

O yüzden her zaman bir çıkış planımızı yanımızda bulundurmalı mıyızdır?

Yoksa bu çıkış planları bizi daha az güvenilen biri mi yapar, başkalarının verdigi zararlara karşı önlem olsun diye yapılmış bile olsa?


Saçım havalanınca farkettim ki rüzgar çıkmaya başlamış ve vücudumu yeniden hissediyorum. Hafiften de üşümeye başladım ya...vücudumuz yine görevini yapıyor ve uyarıyor işte.


Her ne kadar şu soruların cevabını merak ediyorsam da hayallerimin yelkenlerini toplayıp yavaştan uyumalı artık.


Kalbim hakikaten yerine dönmüş müdür?


Ay neden sisli geceye rağmen oradadır?


Peki acaba o balık mı yoksa karnındaki mikro organizmalar mı kumdaki canlıların belasıdır? Belki de ayın ve yıldızların ışıklarıdır esas kandırıkçı olan?


Beyaz yelkenli nereye gidiyordur?

Kalbim o beyaz yelkenlinin yanında yüzen balık mı olmuştur?


Kırmızı şarap mı aşkımı düşündürtmüştür? Yoksa aşkımın sebebi mi kırmızı şaraptır?

Belki de kolesterolüm düşsün diye içmeye başlamışımdır? Ve tüm aşklar ise bahanedir!


-


* Bu arada hemen belirteyim...kırmızı şarap HDL’yi yani iyi kolesterolü yükseltir...dolayısı ile kötü kolesterolün de düşmesini sağlar.
Ama yok ben alkol kullanmam derseniz o zaman siyah çay için o da benzer etkiyi yapar. Yeşil çay da öyle ama günde bir bardaktan fazla içmeyin yeşil çayı.Çünkü hem diüretiktir...hem de tansiyonunuzu “ÇOTANK!” diye aniden düşürme ihtimali vardır ki bu da iyi olmaz.



(Bu yazım ilk olarak
MB' de 14.08.2008 tarihinde yayımlanmıştır)

2 Yorum:

7.oda on 7 Ocak 2009 15:26 dedi ki...

tabi yahu.. tüm sebep bu ışıltılar işte.. ışıltıdan etkilenip başka hiç bir şeyi görmeyen gözlerimiz.. ve ardından hoop bi balığın midesindeyiz.. bizi kusana kadar o balığın vücudunda kalıyoruz..
eğer balık çok aç gözlüyse bizi çiğnmeden yutarsa, şanslı sayılırız.. kustuğunda daha çabuk eski bütünlüğümüze kavuşuruz..
ama balık bizi sindirmeye niyetliyse, yapacak bişi yok..

peki asıl soru şu: bir gün ışıltıların kandırıkçı olduğunu öğrenince.. artık gördüğün her ışıltıdan kaçmaya başlayınca ne olacak ??
o balklar elbet başka yemler bulacak da..
biz ne yapacağız.. kurunun yanında yaşın da yanması gibi gerçek güzellikleri de kaçırmayacak mıyız..

ışıltıdan kaçmayı ergeç öğreniyor insan..
kendisini korumasını..
yem olmamayı !!!

ama bundan sonrası bambaşka bir dünya işte.. ışıltılardan kaçarken denizin dibinin güzelliklerini de unutup kumsalda yaşamaya mahkum oluyoruz !!

Biraz on 7 Ocak 2009 22:03 dedi ki...

Biz ne yapacagiz biliyor musun gercekten ay ve yildizlarin aydinlattigi bir gecede cikacagiz...ve o karni piriltili baligin sahte isiklarina kanmadan...

o zaman gercek isigin kaynagina kavustugumuz icin ondan sonrasinda hatta yine yensek bile oyle acimasizca....
bu sefer hic koymayacak...

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template