29 Oca 2009

Masumiyetlerimiz çoktan yok edilmişti.


("Life for rent", Dido)

Şimdi yazacaklarıma benzer bir yazı yazmıştım. Fakat bu yazacaklarım o yazıya ilave olsun diyedir. Tekrar değildir. (O yazıyı okumak isterseniz linki burada)

Anlatmak istediklerim, masumiyetlerimizin yok edilmesi üzerine. Elbette masumiyetler yok edilirken hayallerimizde yok edilmekte. Sevgili Aydan Atlayan Kedi’nin “Kırık” isimli yazısının da, biraz da bu yazıyı yazmama sebep olduğunu itiraf etmem gerekiyor. Sadece bir anda aklıma geldiğinden değil.

Bu masumiyetlerimizin yok edilmesi çoğunlukla çocukluk zamanlarımızdır. İlk gençlik yılları da bunun içindedir. Eğitim sistemimiz bunun en büyük sorumlusudur. Sonra da mahalle baskısını adını verdiğimiz tuhaf kıskaç da bu masumiyetin yok edilmesinde rol almaktadır.

Eğitim sistemimiz, “bir örnek insanlar” yetiştirmiştir.
Yap denilince yapan insanlar.
Özgür düşünemeyen ve ne yazık ki cesaretsiz insanlar.
Okullarımızın neden hep gri renkli duvarlara sahip olduğunu anlayamamışımdır. 

Kitapların, bilginin ve yeni öğrenilecek bir sürü şeyin olduğu yer...gridir. 

Yağmur bulutları gibi ağırdır. 

Bu ağır ortamda minik insanlar, genç insanlar vardır.
İçlerindeki renkler üzerlerine siyah önlüğün geçirilmesi gibi sökülüp alınmıştır.

Bu yetmezmiş gibi öğretmenlik yapmaması gereken insanlar ile de doldurulmuştur bu okul adını verdiğimiz gri binalar.
Elbette her çeşit insan vardır öğretmenler arasında da...iyisi de kötüsü de. Ama hayatımızdan geçen onlarca hocadan neden çok azı aklımızda değerli kalmıştır?...Neden bu sayı azdır?
Düşünmek lazımdır. Kafalarda cetvel kırmalar, hakaret etmeler, aşağılanmalar...ve sebebi de incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerdir.

Ama o sebeplerin neden olduğu kabalıklar, pek çok insanın eğitim hayatını yok etmiştir. Soğutmuştur.

Mesela müzik dersleri, resim dersleri ne kadar ciddiyetle yapılmıştır? Bizzat o dersin öğretmenleri tarafından bu dersler baştan savma verilirken...sanatı seven insanlar nasıl yetişebilir ki?
Sanatı seven ve sanatla uğraşan insanlar kaba olamazlar.
İsteseler de olamazlar.
Tıpkı yazı yazan insanın sabırlı olması gibi bir durumdur bu.

Ama bunlar önemsiz şeylerdir. Aileler daha en başta çocuklarına bunların boş işler olduğunu anlatmamış mıdır? Ya da kursaklarında bırakmamışlar mıdır heyecanlarını?


Sonra şu meşhur mahalle baskımız evlerimizin en içindedir.
En büyük mahalle baskısı bizzat bizim içimizdedir aslında...”ne derler?” demekten tüm hayatımızı başkaları için yaşar olmuşuzdur.
Tıpkı evlerimizde salonu ancak misafir geldiğinde kullanmamız gibidir.
Evlendiğimizde ise karımız, kocamız karışır olmaya başlar hayatlarımıza. Hayallerimizi de erteleriz onlar yüzünden. Hatta bırakın ertelemeyi, vazgeçeriz bile. Bunu da normal karşılarız. Çünkü birey değilizdir ki. İki kişilik hayatlar yaşarız birlikte ama masum bir bağımsızlığımız bile yoktur. Bir zaman sonra unuturuz da zaten bunu.

Okumayı sevmeyen bir toplumuz diye küçümseriz birbirimizi.
Halbuki “okumak” sevme işidir.
İnsan sevemediği bir şeyi yapar mı?
Okulda kafanızda cetvel kırılmasın diye, hoca bağırıp çağırmasın diye okunan kitaplarla okuma sevilir mi hiç?

Hatta yıl sonunda törenle edebiyat, tarih ve bilumum kitaplar okul bahçesinde keyifle hiç yırtılır, yakılır mı? Ama yapılır böyle.
Demek ki bir şeyler yanlış uygulanmış, disiplin ile sevgiyi ve şiddet ile otoriteyi karıştırmışızdır.
İnsan korktuğu bir şeyi ne kadar kalpten sevebilir ki?
Korkmadan sevebilmek sevgilerin en güzeli değil midir?
Korkmadan ama saygı duyarak.

Elbette bunlar ütopik şeylerdir.

Bu yazının ardından yine başkaları ne der diye davranmaya devam edecek, kendimizin değil başkalarının hayatlarını yaşamaya devam edeceğizdir.

İşin kötüsü de kendi hayatımızı yaşadığımızı sanarak yapacağızdır tüm bunları.

Fotoğraf: Geçen hafta kar yağınca çektim bu fotoğrafı. Onca kar yağmış ve kışın ortasına gelmiştik. Fakat o ağaçtaki yapraklar hala asılı duruyorlardı.
Belki de sıradanlığa dayanaksız olduklarındandır. Kim bilir?
(Hayata da pek bir tutunmuşlar, kimseyi umursamadan! Kış ortasında! Herkesin ortasında!)


10 Yorum:

compir on 29 Ocak 2009 06:59 dedi ki...

fotograf da, sarki da, yazi da guzeldi.

Vladimir on 29 Ocak 2009 08:01 dedi ki...

İçimizde var olan o mahalle baskısı... Çok doğru.. Farketmesi bile yıllarını alıyor insanın.

guguk kuşu on 29 Ocak 2009 09:37 dedi ki...

Sence birbirlerini olduğu gibi kabul edebilen, beraberliklerinin içinde aynı zamanda 2 özgür birey olarak yaşayabilen insanlar var mı? Bu mümkün mü? böyle insanlara rastladınız mı? gerçekten merak ediyorum.

öykü on 29 Ocak 2009 12:56 dedi ki...

hayatımızdakı hersey ögretılmısler uzerıne kurulu..
Hele kı bızım egıtım sıstemımız.. taaa mınıcık beyınlerın ıcındekı hayal boyutunu tamamıyle yıkıp uzerıne kendı bıldıklerı dogruları kurmak uzerıne ınşa edılmıs.. Elbette kı guzel seyler var ogretılenlerın ıcınde yasanmıs denenmıs tecrubelerın sonucudur suzgecınden cıkan seylerdır onlar ama.. ne olur bazen kendı dusuncelerımıze de yon veren yenılıklere farklılıklara da deger veren fırsat veren yaklasımlarımızda olabılseydı

Biraz on 29 Ocak 2009 14:45 dedi ki...

>compir
fotografi da, muzigi de dikkat ederek secmistim. Begeni ve destegin icin tesekkur ederim.

>Vladimir
Aynen oyle farkedince gozlerimiz kocaman aciliyor ve sasiriyoruz. Geri donusumsuz olarak kaybettigimiz yillarimiza bakarak sasiriyoruz.

>guguk kusu
Haklisin cok ock az. O kadar o kadar az sayidaki...boyle olmasi insani uzuyor.
Ama tanidigim iki insan var cevremde evet...ve bu bakimdan sansliyim...umarim ben de cocuklarimi onlarin beni yetistirdigi gibi yetistirebilirim.

>oyku
en basiti su resim muzik dersleri bile oyle...elbette teknigi tecrubeyle ogrenmemiz gerekir ama yorumlamasi da kesek bize kalabilse ve kendi irademizle secebilip yasayabilsek.

Basak on 29 Ocak 2009 17:06 dedi ki...

Gelişimden korkmak da bir tür toplumsal fobi olmalı. Öyle bir fobi ki devlet eliyle falan düzenleniyor. herkes minicik dünyada yaşasın, kimse düşünmesin, verimle, sevgiyle bir şey üretemesin isteniyor. Olayın özü bu işte. ama fobinin nedeni nedir acaba?

ıvır zıvır... on 29 Ocak 2009 17:57 dedi ki...

öğretmenler bulutlar gibi şimşek çakmalı ...en karalık yerlerde zihinlerimiz aydınlatmalı elbet...
yol göstermeli ama malesef... ''kırık'' yazısında da belirtmeden edememiştim... bizde öğretmenlik rahat paranın... sabit gelirin karşılığı olarak görülmektedir(herkes için değil elbet)... oysa öğretmenlik öyle mi;? bu bir aşk işi değil mi... bir sevgi işi değil mi?....
sanırım bu ülkede (henüz) değil...:(

Aydan Atlayan Kedi on 29 Ocak 2009 21:08 dedi ki...

Korkutarak saygı kazanmaya çalışan mantığı hiç bir zaman anlamamışımdır. Okullarda yapılan bu değil mi? İnsan nasıl korkuttuğu birinin kendisine saygı duyduğunu düşünebilir. Saygı değil olsa olsa nefret duyar. Ve nefret üzerine ekilen hiç bir tohum meyve vermez...

Biraz on 30 Ocak 2009 00:04 dedi ki...

>Basak
Bence ozgur dusununce insanlar diger bazi insanlar istedikleri gibi meydan bulamiyor...ve dolambacli yollarini gerceklestiremiyorlar...Cesaretsizve yap denilince yapan insanlarin olmasi ise tehlike(!) arzetmiyor.

Biraz on 30 Ocak 2009 00:08 dedi ki...

>ıvır zıvır
Galiba bizim de hatirladiklarimiz ve aklimizdan hic cikmayan az sayidaki ogretmenler islerini askla yapanlar olsa gerek diye dusunuyorum. O yuzden unutamiyoruz onlari.

>Aydan Atlayan Kedi
Korkutmak genelde bilgisiz insanlarin isi hatta korkak insanlarin isi diye dusunuyorum. Korkutunca onlara az soru soruluyor..az muhatap oluyorlar...ve yaklasilmadiklari icin yanlarina ne bilip bilmedikleri de bilinmiyor...Korkutmak ne yazik ki sevecenligin coktan yerini almis durumda. Sevecen insanlara da kucumseyerek bakiliyor,...zayif oldukalri saniliyor...yazik!

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template