21 Mar 2009

Beynimin ele geçirilemeyen yerleri.

Eskiden olsa hemen hatırlardım telefonunu ama iyi ki şu cep telefonu çıktı da basıyorum iki tuşa numarası hemen karşımda. Ekranda okuması her ne kadar zor da olsa hiç yoktan iyidir.

Eskiden konuşurken ya da sohbet ederken diyelim.
Tuhaf duraklamalarım olmazdı.
Söyleyeceğim kelimelerin aklımdan uçuşması da olmazdı.

Eskiden göbeğim çıktı diye üzülürken şimdilerde ise adeta suyunu çekmiş derimin kemiklerime yapıştığı bir görüntü ile yaşamak zorundayım.
Oysa ben çok yakışıklıydım çok...ama her şey gibi bu da geçiyor...hatta geçti çoktan.

Ve yine eskiden bu kadar unutkanlıklarım da olmazdı. Yaşımın 81 olduğunu öğrenince karşımdaki insanların “Eeee olacak artık o kadar” bakışlarını görmemiş gibi yapıyorum. Bakışlarını anlamadıklarımı sanmalarını yaşlılığımın çaresizliğine gizliyorum hemen...”

Yukarıdaki hayali diyaloğu yaşlı bir insanın dilinden aktarmaya çalıştım. Yaşlanacak kadar uzun yaşarsam belki de daha fazlasını söyliyeceğimdir kim bilir?

Yaşlanma ve yaşlılık üzerine bir kaç blog yazdım...Hatta öykülerim de var. Zamanında yaşlılık biyokimyası üzerine çalışmamın bununla ilgisi olsa da...ardında yatan asıl sebep; Yaşlılığın kaçınılmaz bir süreç olduğunu bilmemize rağmen, ne yazık ki pek çoğumuzun bu durumu anlayamaması ve çevremizdeki yaşlıların bir zamanlar bizlerden bile daha genç olduğunun düşünülmemesinin rahatsızlığı vardır.

Bu rahatsızlık ise yaşlılara “saygı” adı altında hep lafta kalmış hareketleri görmemden kaynaklanmıştır. “Yaşamış yaşayacağı kadar” tavrı ne yazık ki sokaktaki adamdan bizzat sağlık işleri ile uğraşan adama kadar yayılmıştır.

O yüzden işte yine yaşlılık üzerine yazıyorum.

Bu sefer ise birazcık “yaşlanan beynimiz” üzerine yazmak istedim. Sizleri de pek baydırmadan, hem de teknik jargona kaymadan zamanımızın ne kadar kıymetli olduğunu göstermek bakımından işte “yaşlanmak ve beynimiz”.

Daha küçük çoçukken mesela ilkokula yeni başlamışken herhangi bir mecburi öğrenme olmadan günde ortalama 9 kelime öğreniriz ama bu inanılmaz bir hızla artarak devam eder.
Mesela daha iki yaşına gelmeden 250 den fazla kelimeyi çoktan öğrenmişizdir. Beynimiz adeta bir sünger gibi emer.

Beynimizdeki hücreler (nöron) arasındaki bağlantılar her geçen gün artar. Bir nöronun bazen onlarca ve hatta yüzlerce bağlantısı olmaktadır. Bu yüzdendir ki beyinde ki yaşlanma pek bir ciddidir. Nöronlar diğer nöronlarla veya başka hücrelerle bağlantılarını kurduktan sonra bir daha bölünmezler/çoğalmazlar. Zaten düşünsenize onlarca yüzlerce bağlantı yapmış bir nöron bölünüyor ve yeni hücreler oluşuyor peki önce kurulan bağlantılar nasıl yeniden sağlanacak?...ve hatta bu şekilde milyonlarca bölünmenin olduğunu düşünün ve kurulmuş bağlantı sayısı ile çarpın tam kaotik bir durum...Hani “devrelerin gerçekten atması” durumu.

Bu nedenle beyindeki hücrelerimizin hasar görenleri tekrar oluşturulmazlar. Zaten yeni oluşacak olanın da eski bağlantıları tekrar kurmasına da imkan yoktur.

Bir nöronun ölmeye başlamasında en görünen değişim hücrenin bozulmaya başlaması ve o bağlantıları sağlayan yapıların (dendrit) yavaş yavaş geri çekilmesidir. Bu yavaş gerçekleşir, yıllar alır..zaten bu da yaşlanmanın bir göstergesi değil midir? Zaman içinde bağlantılar azalır...sonra bir takım nöronlar ölür. Duruma ve yerine göre etkilenmeye başlar...hissederiz kaçınılmaz değişimi.
Beynimiz kafatasımızın içinde hala durmaktadır tüm hacmiyle ama ileri yaşlılıkta ağırlığının %10 unu kaybetmiştir.
Nöronların kaybı belli bir düzen içinde olmaz. Yani kayıpların düzeni eşit bir şekilde yayılmamıştır beyine. Mesela sağlıklı ve aktif bir yaşlı insanda serebral kortex (beynimizin dış çeperlerini içeren bölge) çok daha az etkilenmektedir bu kayıplardan.

Seksenli yaşların ötesinde doğal olarak nöron kayıpları daha da fazlalaşır. Hatta omurilikte başlayan kayıplar ile hareketlerimiz ve dengemiz de bu durumdan payını alır.

Bu bakımdan yaşlılıkta ve elbette öncesinde beynimizi aktif tutmaya özen göstermeliyiz. Hayatımızın son anlarında bile ne yaptığımızın, ne yaşadığımızın bilincinde olmayı arzu ediyorsak.
Sevdiklerimizin bilincinde olmayı ve hatta kalan anılarımızı da bir daha hatırlamayı istiyorsak o zaman beynimize özen gösterelim onu aktif tutacak işleri yapalım...bir sürü şey var ama bazıları mesela...mesela...
Mesela bulmaca çözmek...
mesela blog/yazı yazmak...
ve de
mesela kitap okumak gibi.

-
Yararlanılan kaynaklar:
A Means to an End: The Biological Basis of Aging and Death. William A Clark
The birth of the mind. Gary Marcus.

(Bu yazım ilk olarak MB'de yayımlanmıştır)

6 Yorum:

özii on 21 Mart 2009 09:21 dedi ki...

Ve bütün bu saydıklarının dışında "go oynamakkk" diyebilirim. Beyin sürekli faaliyette olduğundan Alzheimeri bile önlediği söylenir.Özellikle de küçük yaşlarda beyin gelişimi için çok önemli .

Japonları bizlerden farklı yapan budur diye düşünürüm.

*Yaw ben niye buraya bunları yazdım ki , siz kim diniz? Ben ne okudum ki ? :))

Biraz on 21 Mart 2009 15:15 dedi ki...

Alzheimer her ne kadar kalitimsal da olsa bu tip aktiviteler beynin daha bir mucadele etmesini ve zinde kalmasini sagliyor...tesekkurler katkin icin.

bi dakka sagliyor dedim de ama ne sagliyor unuttum...
neyi unuttum?
hmmm neyse?
:)))

öykü on 22 Mart 2009 08:09 dedi ki...

Çok guzel bı yazı olmus..
Aslında kacınılmaz bı son yaslılık
ama urkutucu..
yaslıları gormezden gelıs
acaba yaslılıktan korkmanın bı getırısı mı

guguk kuşu on 22 Mart 2009 09:00 dedi ki...

Bence yaşlılığın tekbaşına kendisi değil ürkütücü olan, aslında, oldukça güzel bir hayat evresi. Düşünsenize yıllardır biriktirdiğiniz tecrübeleriniz, maddi manevi oluşturduklarınız ohh bi de emekli olmuşsunuz....Ben kendime o zaman özel kitap okuma koltuğu alcam mesela, hem de en afillisinden, eee yaşlıyım ya artık hak ediyorum (önce sallanan sandlayeyi düşündüm, ama beni tutar öyle şeyler, tıpkı salıncak gibi). Neyse daldan dala atlamayalım ben yaşlılığı seviyorum. Yaşlıları da. Ama tek korkum, yaşlılık hastalıkları tabiki. Normal yaşlılığa bağlı fizyolojik olanlar değil beni korkutan. mesela alzheimer...babaannemi bu nedenle kaybettim. berbat bir hastalık gerçekten. İlk teşhis konulduğunda yanında ben vardım aklıma gelen ilk şey şuydu:Tanrım, bigün beni tanımayacak mı yani. Bu beni çok korkutmuş ve üzmüştü, o benim babaannemidi ve belki beni tanımayacaktı. Haftalarca ağladım. (Sonra da aritmi gelişti bende zaten).Bir akademisyen olarak değil beynimi sürekli kullanmak neredeyse sıkıp suyunu çıkarmak üzereyim ve tanrım! lütfen alzheimer olmak istemiyorum.

Biraz on 22 Mart 2009 15:18 dedi ki...

>oyku
Tesekkurler sevgili oyku:)

Yaslilari gormezden gelis, onlarin devrinin gectiginin dusunulmesinden diye dusunuyorum.
Demode olmalarindan, eskide kalmalarindan...vs vs.

Halbuki ne buyuk bir hatadir boyle dusunmek...

Biraz on 22 Mart 2009 15:22 dedi ki...

>guguk kusu
Hakikaten Alzheimer zor, elbette her hastalik zor ama hani yasadigin halde yasamamis gibi olmak ne acikli di mi?!
:(
Haklisin akademisyen olmanin yararlari da var..ve insallah bir daha hic bir aile bireyinde bu hastalik gorulmez.

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template