11 May 2010

Kırmızıda dururken, geç diye korna çalanların ülkesi

Her şeyi biliriz. 
Bilmem demeyi bilememek belki tek kusurumuz. 

Tuttuğumuz takımı ölesiye tutarız. “Ölmeye...ölmeyeeee geldik” diye bağırırız, hem de salyalarımızı saça saça. Halbuki bir spor müsabakasında olduğumuzu çoktan unutmuşuzdur. Eğlenip güleceğimize kavgalar ederiz. Taraftarı olduğumuz takımı öylesine tutarız ki, artık bir zaman sonra bu taraftarlık bir hastalıklı bağımlılık olur. 

Olmadık şeyleri affederken, hakikaten önlem alıp, kendimizi ve çevremizi korumak yerine, yanlış mazlumun (!) yanında oluruz birden. 

İşimize gelmeyince “Onlar da çalmıştı ki?” diyerek bu sefer de yine takım tutar gibi tutarız bizi yönetmeye talip olanları. 

Çalıyor ama işini de yapıyor” derken, hiç çalmadan da işler yapılacağını görmezden geliriz. Hatta çalmadan da işler yapılacağı olasılığını dahi görmeyiz. 
Kuralları hep kendimize göre ayarlar fakat güç başkalarına geçince (bu rakiplerimiz olur çoğu zaman) hemen mızıklamaya başlarız. Kuralları biz koyduğumuz halde artık daha fazla oynamak istemeyiz.

Trafikte kırmızıda durup da beklerken, arkadan kornaların o tahammül edemeyen seslerini duyarsınız. Sizi “zorla” kırmızı da geçmeye “zorlarlar”. Sonrasında o arkanızdakiler değil de, hep “siz” hesap verirsiniz polise neden geçtiniz diye. 



Affetmek büyüklüktür denir, ama öylesine suyunu çıkarana kadar affederseniz, bir gün de sizin suyunuzu çıkarırlar. 
Bir yerde hem kendinizi hem de sevdiklerinizi korumanız için hayır demeyi bilmeniz gerekir.
Hayatta her  “Hayır” sınırlarınızın olduğunu göstermektir aslında. Herkesin bir sınırı ve tahammülü vardır. Sürekli “hep ben” diyerek dolaşsanız da bir gün yapayalnız kalmanız tıpkı o “hep ben” demenizde ki yalnızlık gibi olmaya başlayacaktır. 
Affetmenin suyunu çıkarmaya çok güzel bir örneğim var; 
Bundan yıllar önce apartmanımızın kapıcısı bir gün aidatları alıp kaçar yoksa “çalıp mı” demeliydim? Paralar suyunu çekince geri döner. Kaçarken karısını ve çocuklarını da geride bırakmıştır. Apartman sakinleri affeder. Babam ayaküstü bir arkadaşıyla konuşurken, ben de lafa karışır, “Bence tekrar çalışmasına izin vermeyin, nasıl güveneceksiniz ki?” diye sorarım usulca...Ama adam pek kulak asmaz. "Çoluğu çocuğu var yolda mı kalsınlar?" der.
Halbuki kapıcı abi kaçarken hiç düşünmemiştir bunu.
Parası bittiği için dönmüştür.
Ama apartman sakinleri kapıcılarının geriye dönmesini isterler. Adam çalışmaya başlar...Tam olarak hatırlayamıyorum aradan ne kadar zaman geçer fakat sonra tekrar paraları (aidatları) alıp kaçtığını öğreniriz...evet yine (ç)almış ve kaçmıştır. Apartman sakinleri hakikaten tıpkı sıfatları  gibi “sakindirler”. Ailenin büyük oğlunun kapıcılığı devralmasını uygun görürler. Bizim kaçan kapıcı abiden daha çok düşünürler ailesini...Sonra bir gün daha doğrusu bir akşam üzeri çığlıklar, feryatlar yükselir sokaktan. 
Polis filan, ambulans falan gelir. 
Apartman sakinlerinden bir kadın öldürülmüştür. Kanlı cesedini okuldan gelen çocuğu bulur banyonun küveti içinde. İlk baş sağlığı dileyenlerden de biri olur yeni kapıcı. Sonrasında sorgulanacak ve de itiraf edecektir. Nasıl yaptığını.


Bazı şeyleri çok uzatmaya gerek yok. Elbette affetmek büyüklüktür ama zarar vermediği ve veremeyeceği sürece.

4 Yorum:

FUNdy on 11 Mayıs 2010 23:10 dedi ki...

Ay bu ne ya...Korku filmi gibi...Gerçek olay di mi bu Biraz?
İnsanların algılamaları, yaşam deneyimleri arasındaki uçurumlar o kadar büyük ki senin yaptığın bir özverinin karşıdaki için hiçbir anlamı olmuyor çünkü onun hayatında öyle bir değer yok. Yani ortak insanlık paydası dediğimiz şey artık sadece yemek, içmek, tuvalete gitmek gibi mecburi ihtiyaçlara iniyor bazı durumlarda. Ne yazık ki...

Biraz on 12 Mayıs 2010 02:19 dedi ki...

Tabii tabii gercek...zaten gercek olmasa boyle bir yaziyi hayal mahsulleri etiketi altina koyardim.

Bu arada cok haklisin ortak insanlik paydasi temel yasam ihtiyaclari.

Zaten anlattiklarinin anlasilmadigini farkedince daha az anlatmaya basliyorsun ki bu da pek iyi bir sey degil ne yazik ki:(

Ama napicaksin ki hayat herkesin kendi penceresinden gordugu bir dunya.

beenmaya on 12 Mayıs 2010 11:16 dedi ki...

yaşamak günü kurtarmak anlamına geliyor artık. bu anlamda başkalarından çok kendimizi düşünüyoruz günümüz kurtuldu mu, bitti mi her şey, zararımız ziyanımız yok mu oh ne güzel deyip rahat bir şekilde yatıyoruz yataklarımıza. ama bizim günümüz kurtulurken kime ne olduğunu, kimin zamanından, hayatından çalındığının, kime ne zarar geldiğinin bir önemi yok...

gerçek hayatlar yerine sana hayatlar yaşıyoruz aslında kendimizden bile saklıyoruz gerçeği ne yazık ki..

Biraz on 12 Mayıs 2010 17:06 dedi ki...

haklisin beenmaya, sonra bir gun geliyor birileri de bizim icin gunubirligine dusunuyor o zaman farkina variyoruz galiba...

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template