30 Eki 2010

Tüketim lazım bize gerisi bahane


Ha bir de şov lazım nasıl tüketirizi göstermek bakımından.
Kimisi hava atmak da diyor buna.
Ama en önemlisi tüketim. Önce tüket sonra üret.

Bizim oralarda da öyle, okyanusun arka tarafında da öyle.
Reklam bombardımanı içindeyiz.
Hatta ben bile uydum bu kurala sayfamda ana sayfanın ilk üç yazısının altına reklam yeri yerleştirdim.
Google sağolsun o artık kendi kafasına göre reklamları diziyor.
Ama orada durması ile olmuyor. Tıklamak lazım! Bilmem anlatabiliyor muyum?

Hayatın başka kısımlarında da var bu reklam işleri.
Bakmakla, seyretmekle olmuyor.
Almak lazım.

Çünkü tüm bunların sonunda istediğiniz kadar humanist olun.
Hayvansever olun.
Hatta ne olursanız olun...hep bir "şey" lazım yaşamak için.
Evet bildiniz.
Hayat denklemimizin tek değişmezi "Para"...
Para lazım.
Her şey onun etrafında dönüyor.
Doğal olarak tüketmek gerekiyor.

İlişkilerimizde de bu aynen devam ediyor. Mesela sosyal paylaşım ağımız, güzide oyun bahçemiz, kıraathanemiz...Facebook.
Hakikaten zaman ilerledikçe Facebook daha da gelişti.
Elbette açılan sayfaların yanındaki reklamlar artarken, biz de bir şeyleri daha da fazla paylaşır olduk.
Bu paylaşım durumu bana çoğu zaman tüketim yarışı gibi gelmekte.
Tıpkı yazlık siteye bu sene de yeni arabasıyla gelen yazlıkçı tadında gibiyiz.
"Bakın geçen seneki arabam bu değil. Sattım ben onu. Yenisi bu. Şöyle şuraya göz önüne de park edeyim...gözünüze de sokmuş olurum bahane ile...hah hah hah!"
Tüketim merkezlerimizden biri olan Facebook’ta da bence durum buna çok benzer.

Durun durun bakın şimdi nerdeyim? 
Tatilden dönüyorum! Yoldayım da hah hah! Mola vermiştim...tuvalete gitmeden önce telefonumdan bir post edeyim. dedim.
“Marmaris’ten İstanbul’a dönüş yolundayım...tatil bitti!”
İyi de bize ne bundan!
Artık kendi reklamlarımızı yapar olduk. Nerdeyim...ne yapıyorum...
Daha da çarpıcı örnekler var.
Bir kız, erkek arkadaşının ona iş yerine yolladığı güllerin resimlerini çeşit çeşit açılardan çekip koymuş. Altına da yorumlarını yazmış... “aşkım, tatlım, bi taaanem! seni seviyooom”
Her sevenin sevdiğine söylediği bildik kelimeleri yazmış.
Tüm arkadaş (!) ordusuna ilan etmiş. Çiçekleri de, sevgilisinin ne kadar romantik olduğunu da. 

“Bakııııın siz de görün. Benim görmem yetmedi” dercesine. Acaba çocuk da şöyle demiş midir “hayatım, aşkım ben onları sana almıştım halbuki...o 789 bilmem kaç arkadaşına değil ki”
Bence dememiştir. Hatta cümle aleme ilan ettiğne hem de fotoğraflarla ilan ettiğine sevinmiştir bile. 
“Şanım yürüsün heyyt be! İşte bu!” demiş midir, bakın onu bilemiyorum.

Gittiğimiz, gördüğümüz yerleri. Eğlencelerimizi.  Her şeyleri, artık aklınıza ne gelirse...
Her şeyi paylaşıyoruz.  Bence Facebook çok güzel bir noktamızı yakaladı. Elbette teknoloji de sağolsun büyük çabalara gerek kalmadan bir iki tıkla hemen yayınlıyoruz. İlan ediyoruz her şeyi.

Bu insanların daha kolay dedikodu yapmasına da ve çok merak ettikleri (!) arkadaşlarının durumları hakkında da kolay ulaşılabilirlik sağlıyor.

Böylesine tüketmek kendimizi de çevremizi de, pek doğru değil belki de. Tuhaf bir hazımsızlık ve mutsuzluk da yaratmaya başladığını  düşünüyorum. Tüketim galiba verecek bir şeyiniz kalmadığında bitiyor. Bazı insanların hayatlarında giden terslikler, tıpkı sokakta yürürken selamlardan kaçan insanların bu sosyal iletişim ağından çıkmaları gibi bir etki yaratmakta. Böylesine reklam bombardımanının arasında hatta en içinde yaşarken bir de insanların kendi kişisel reklamlarını seyretmek, izlemek yorucu olabiliyor.

Her şeyin fazlası zarar demiş ya atalarımız...bunun da fazlası zarar.
"Yemeklerden sonra birer adet Facebook Post’u yazıyorum, daha fazlası mide ekşitebilir."

Neyse şimdi siz onu bunu bırakın...madem bu tüketim devam ediyor ve edecek...siz de tıklayın reklamlarımı...ne olacak yahu?! Yemeklerden sonra filan da değil ne zaman canınız çekerse.

2 Yorum:

Ali İkizkaya on 31 Ekim 2010 03:15 dedi ki...

Sevgili Biraz !
Tam iç yarası, sefalet ve aşağılık bir konuya değişmişsin, tebrik ederim herşeyden önce.
80 li yılların başlarında donanım bağımlı olan personel eğilimlerinden kişilik analizi yapabilecek ve bunun neticesinde insanların işlerini kaybedebilecekleri bir kişisel veri toplama yazılımı teklif etmişlerdi bana. Çok iyi bütçeli bir işti. Nafaka ve Allah korkusu yüzünden geri çevirmiştim. Aslında yapılacak iş kamera ve bilgisayar yoluyla insanlara gözetlemekti.
Bu delilik şu Tom Hanks in oynadığı ve ondan önceki filimle başladı. Dediğin gibi tükenmiş, çürümüş toplumlar tüketebilecekleri yeni bir oyuncak arıyorlar. Bence biten toplumlara yapılan gençlik aşısı gibi bir şey bu. Türkçeyi 50 kelimeyle konuşuyor adamlar. O elli kelimenin yazılışıda uzun geliyor, ingilizce harflerle yazıyor. O da yetmiyor bloglarda bile türkçe harfleri kullanmayanlar var. Lisan bile tüketiliyor. Bu para konusunda hiç bir ahlak kuralı çalışmıyor. Herşey mübah.
Facebook hangi ihtiyacı karşılıyor sorusuna cevap;
Haberleşme mi;
Hızlı iletişim mi ?
Sosyalleşme mi;
Üretim mi
HAYIR HAYIR
Sadece dediğin gibi tüketim.
Daha önceki bir yazımda bende bu konuya değinmiştim.
(izninle) http://aliikizkaya.blogspot.com/2009/08/enkaz-ask-hurda-i-sevgi.html
Yukarıdaki yazıda bir soru sormuştum "Artık hiç tamirci kaldı mı?" diye.
Bende senin irdelediğin bu çok can alıcı konuya bu bağlamda yaklaşmıştım.
Şimdi iki tık yapıyorum reklamlara. Her gelişimde iki tık. Artık sayıp hesaplarım. Kaç cent se kırışırız. Napiiimmmm dünya menfaat dünyası. Öyle şeker şeyler çizmiş olmana aldanamam. Seni okumamın ve yorum yazmamın bir karşılığı olmalı değil mi? Mantıklı olalım lütfen. Napoléon ne demiş malum. Fifti fifti de anlaştıysak üç duman halkasıyla ok.le.

Şaka bir yana sıkı konuydu dahada fazla açılabilir. Tebrikler.

Biraz on 31 Ekim 2010 05:22 dedi ki...

Sevgili Ali,
Turkceyi 50 kelime ile bile konusamamak
ya da
Yurt disinda 6ay, 1 yil kalip "aksanli" bir Turkce ile konusmak
ya da
Yabanci dili de ayni bozuk Turkce ile konusmak ve yazmak...

Tum bunlar ozentilik sinifinda bence.

Dikkat edersen blog yazilarimda (bu yorum kisimlari haric) Turkce karakterler var.
Klavyem Turkce olmamasina ragmen Turkce konfigurasyona cevirerek yaziyorum yazilarimi. Dolayisi ile koseli parantez yumusak g oluyor, soru isaretimin yerini ise nokta aliyor...kisacasi elimi bir sekilde egittim bu yorumlara yazdigim gibi aksanli(!) yazmiyorum:)
Caba ve ozen gerekiyor. Uzun yillardir yurt disinda yasiyorum. Eger benimle karsilikli konusursan tek kelimeyi bile aksanli duymazsin.
Elbette demiyorum harika Turkcem benim, degil tabii ki. Ama ozumde neyse aynen oyle kalmistir. Zaten o Turkceyi yamuk yumuk konusanlar, yabanci dili de aynen oyle yamuk yumuk konusuyor.

Cizgi dedin de...gazetelere cizdigim zamanlarda da patronlar oylesine zorlanarak para oderlerdi ki ben de acikcasi utanirdim parami sormaya, cunku onlar bana bu kulfeti yasatmadan verirler derdim...Yok vermezlerdi. Sonra kullanilmaya basladigimi gordukce sorma cesaretim artti. Onlar da sormama bozulmaya basladilar. Oysa oncesi ne guzeldi...somurebildikce somur...hakkini da baska bir bahara birak:)

Tiklari paylasma konusuna gelince ise yok yine de fifti fifti paylasmayalim. Ben buraya yaziyorum siz de okuyorsunuz...boylece bir tik ile de alisverisimiz tamamlanmis oluyor:)
(pek de korkuncumdur)

 

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template