1 Nis 2012

Öncesi ve sonrası


Bu durum tıpkı aşağıya koyduğum iki resim arasındaki fark gibi.
Baş ağrılarım olduğunda ne yazık ki eğer zamanında müdahele etmezsem giderek şiddetleniyor. Öylesine şiddetli ağrıyabiliyor ki, hani mümkünse kafamı şuracığa koyayım da...bitince gelip alıp tekrar yerine takayım şeklinde bir his uyandırıyor.

Ağrı sırasında ki durum tıpkı dalgalı bir deniz gibi...sonrasında ise yani ağrı geçince sanki pırıl pırıl, çarşaf gibi bir deniz adeta...Ağrılar yorucu olsa da sonrasında ki kısım hayatın da, ağrısızlığın değerini de bilmek bakımından tarifsiz bir durum...

Öncesi


Sonrası


Meraklısına not: Eğer yaptığım 3D grafikler ilginizi çektiyse aşağıdaki linkten ilgili programı (Terragen) 
ücretsiz indirebilirsiniz.


Yazının devamı...

30 Mar 2012

Tuhaf sorular



Geçen haftalarda ATMler üzerine bir blog yazmıştı Vladimir. Artık çok alıştığımız ama alışmamıza rağmen hep rahatsız edici bir takım durumları anlatmıştı. Şimdi bu noktadan yola çıkarak hep neden böyle diye sorduğum sorular var.
İster istemez karşılaştırmalar yapıyorum.
Mesleki bir alışkanlıktan dolayı fazlasıyla da detaya takılıyorum.


Hakikaten neden birbirimize minimum bile olsa saygı göstermeyi denemiyoruz? Ya da saygı gösterenlere ezikmiş gibi davranmaya çalışıyoruz?
Yüksek mevkiye gelmiş ve alçak gönüllü olan insanlarımızın sayısı neden az?
Neden biraz güç kazanınca “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorularını kabararak ve kabalaşarak soruyoruz?

Bir takım çok basit gözlemleri aktarayım, hepimizin çok iyi bildiği ve hep yaşadığı.

Mesela neden Vladimirin de yazısında anlattığı gibi ATMlerde ya da başka şeylerin sırasında sürekli bir takım insanlar hep öne geçmeyi, onca insanı göz ardı edebilmeyi rahatça “göze alıyor”? Neden hep bir üstünlük kurma çırpıntısında bazılarımız? Sürekli neden hep sıfatlarımızı en ön plana çıkarıyoruz, acımasızca?

Hani hep diyoruz ya trafikte çok canlar kaybediyoruz, her bayramda şu kadar ölü yaralı, filan...diye istatistikler döktürüyoruz. Halbuki bence bu kadar cehaleti ve saçma sapan bir özgüveni düşününce sayılar az bile. Yine de iyi kurtarıyoruz bir şekilde.Keşke bu kadar savruk yaşamasak, hayata ve birbirimize saygı gösterebilsek.

Depremler yaşıyoruz. Dünyanın en aktif faylarından birinin üzerinde onlarca şehrimiz, yüz binlerce binamız var ve hiç bir şekilde umursamıyoruz. Artık içinde hiç bir şekilde yaşanmayacak duruma gelmiş evlerde bile yaşamaktan çekinmiyoruz. Ya da daha da korkuncu madem biz orada kalmak istemiyoruz onun yerine kiraya veriyoruz. Başkaları yaşamasın diye sanki! Korkutucu.

Her ziyaretim de daha da fazla bir şekilde dikkatimi çeken şey, birbirimize daha az güleryüzlü davranıyor olmamız. Gerçekçi olmak gerekirse epey asık suratlıyız ilişkilerimizde. Sevecen ve güleryüzlü davrananlara uzaydan gelmiş gibi ya da tuhaf insanlarmış gibi bakıyoruz.

Her şeyi biliyoruz.
Bilmiyorum demek sanki en büyük ayıpmış gibi hep biliyor gibi yapıyoruz.
Soru sorulmasını sevmiyoruz.
Aptal soru yoktur ama aptal cevaplar vardır ve biz ise soruların aptal olabileceğini düşünüyoruz. Hatta aptalca cevaplar veriyoruz.

Otoriteye karşı sürekli korku içinde yaşıyoruz. Bu çok öncesinden okul sıralarından başlıyor ve sırf bu yüzden içimizden hiç kritik yapan, özgürce eleştirebilen bir ruh çıkamıyor. Bastırıyoruz. İlkokul zamanlarımı hatırlıyorum da hocalarımız nasıl da bir "yanlış" yaptığımızda hemen kaba kuvvete baş vurarak bizi hizaya getirmeye çalışırlardı. Aslında bu durum sonrasında da hep devam ediyor. Hayatımızın her aşamasında hep bir farklı türden kaba kuvvet ile hizaya getirilme durumundayız. Birbirimize karşı da otoriter davranıyoruz ve empati yapmak filan pek bir yabancı kalıyor çoğu zaman.

Sonra bu fazlaca otoriter olma durumunu düşününce aklıma, şu söz geliyor “aç insanlar otoriter olur”.

Yazının devamı...

5 Mar 2012

Tezatlıklar



Güncel olayları yazmak suya yazı yazmak gibi. Hele bizim haberlerimizin hızı o kadar baş döndürücü ki her gün hatta her saat çarpıcı bir şeyler oluyor. Bazen haberlere bakma rejimine giriyor ve pek okumuyorum. Ama bu seferde takip etmediğim için o kadar çok olay olmuş oluyor ki yine başım dönüyor. Dolayısı ile her ne kadar haberleri okumayı azaltmaya çalışsam da pek mümkün olmuyor.

Okumamaya engel olamıyorum ama günceli yazmayı kesinlikle sevmiyor ve istemiyorum. 

Hayattan ve Masallardan Biraz’daki yazıların özelliği üzerinden zaman geçse de okunduğunda bir anlamı olması. Güncelin üzerine yorumlar yazmak pek bir geçici geliyor bana.

Bazen istisnalar oluyor tabi. Mesela geçen haftalarda bir haber çıktı. Bekledim, bekledim ama baktım benim aklımdan hala çıkmamış bu haber. Onun üzerine yazmaya karar verdim.

Geçenlerde eğitimci olduğunu iddia eden bir okul müdürü yeni doğanlara genetik testler yapılmasını ve artık nasıl anlayacaksa tıp çok ilerlemiş öyle diyor. Sonucuna gore o bebeleri  daha yürümeye başlamadan ortadan  kaldırılmasını söylüyor. Bu adamın bunu söylediği andaki videosunu izledim gazetedeki linkten. Hakikaten adam bunları söylüyor. Gazeteciler yanlış filan anlamamış, yanlış aktarmamışlar.

Bu adam bunları söylüyor ama daha da korkuncu salondaki insanlar da gevrek gevrek gülüyor. Mide bulandırıcı görüntüler. Aileler bu adamın yönettiği okula çocuklarını teslim ediyor. Düşünmesi bile korkunç.

Tezatlıklar da burada başlıyor işte eğitimci olduğunu hem de 30 yıllık eğitimci olduğunu iddia eden bu adamın bu çarpık zihniyeti kelimelere dökmesi. Bunca yıl da eğitimci olması!O bunları söylerken etrafındaki insanların bu sözlere isyan edeceğine gevrek gevrek gülmeleri. Hepsi sanki tezatlıklar komedyası.

O adam bunları söylerken, dünyanın bir ucunda gecemizi gündüzümüze katıp, zamanından çok erken doğmuş bebelere yardım etmeye çalışıyoruz, hayata tutunmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Hakikaten de genetik testler yapıyoruz ama bizim yapmaktaki amacımız çok farklı. Gen düzeyinde nasıl bir değişim oldu da bu bebeler zamanlarından çok önce dünyaya geldiler. Acaba bu genetik değişimleri bulur da yardım edebilir miyiz diye çırpınıyoruz adeta! Erken doğum adı verilen bu kompleks hastalığa bir çözüm bulabilir miyiz diye uğraşıyoruz. Bulacaklarımız sadece burada değil dünyada ki tüm erken doğum risklerini önleyecek belki de. Yolumuz çok uzun gece gündüz çalışmamız da bundan, kesin çözümleri bulmaya belki bizim ömrümüz yetmese de, en azından bir katkımızın olması umuduyla çalışıyoruz.

Yazının başında söz ettiğim adam gibilerini ve onlar bu hastalıklı fikirlerini büyük bir cüretle anlatırken, gülüp oynayanları da ayrıca kınıyorum!
Yazının devamı...

7 Şub 2012

Eskiden telefon diye bir şey vardı.


Telefonumuzun kablosu vardı eskiden.
Her yere taşınmaz, köşesinde dururdu öylece.
Kullanmak gerekirse yanına gider kullanırdınız. Sadece size özel çalmazdı. Herkes için çalardı, cevap verince anlardınız kim için olduğunu. 

Ne konuşacaksanız hemen yanına sokulur kıyıcığında konuşurdunuz.
Ne öyle her yerde her an konuşmalar filan.

Sonra tırrrrtttt tırrrrtttt tırrrt çevirirdik ne güzel. 

Ne öyle şimdiki gibi tuhaf tuhaf düğmelere basmalar, 
yok efendim tuhaf dijital sesler duymalar her basışta. 

Ne bileyim, telefon o zamanlar telefondu işte. Şimdi değil.

Şimdi? 
Telefon her şey olmuş neredeyse. Bir mutfağa girip robotluk yapmadığı kaldı...belki de kalmadı.

Artık günümüzde ister fotoğraf çekersiniz, ister oyun filan oynarsınız.
15 saniyede bir facebooka girer, 4 dakikada bir e-mail kontrol edersiniz.
İnternete girip gezersiniz.
Dedim ya telefon demeye bin şahit.

Eskiden telefonlar telefondu...Şimdi ney? Ne olacak her şey olmuş.

Böyle böyle düşünüyordum sabah sabah. 
Hem absürdlük olsun, hem komiklik hem de gizliden gizliye isyan etme amaçlı.

Sonra günün ilerleyen saatlerinde telefonum her zamankinden çok farklı bir tonda çaldı.
Amanın ne ki bu diye heyecan yaparken, telefonumun ekranına bakınca, 15 dakika sonra bir toplantımın olduğunu gördüm. Ben medikal kampüsteyim, toplantı ise ana kampüste. Tamamıyla unuttuğum bir toplantıydı bu. Yani eğer bu uyarı gelmese %100 kaçırmıştım toplantıyı. Bu arada şunu da belirtmekte yarar var. 

Yeni yeni hastanenin bilgisayarı ile telefonumun takvimini senkronize ettiğimden...bu mesajları görüyorum. 
Demek istediğim yeni alışıyorum.

Öncesinde uğraşmamıştım bilgisayar ile telefonu uyumlu yapmaya. Bilgisayarımdan bakıyordum programıma...ama uyumlu yapmak daha yararlı tabii ki. Günlük programım her an yanımda böylece.

Neyse...bu ara bilgiden sonra,  kaldığım yerden devam edeyim.

Medikal kampüs ile ana kampüs arasında sürekli ring sefer yapan servislerimiz var. Servislerde GPS olduğu için web sayfasından ya da telefonunuza yüklediğiniz bir uygulama sayesinde adım adım nerede olduklarını, sizin bulunduğunuz bölgeye kaç dakika sonra geleceğini hem okuyabiliyor hem de bizzat harita üzerinde takip edebiliyorsunuz. Dolayısı ile başlamasına 15 dakika kalan toplantıma yetişmek için servisin nerede olduğuna baktım, hemen gelmekte olanı görünce de hızlıca fırlayıp yetiştim.

Sabah komiklik olsun diye eleştirdiğim her şey teker teker anlamlı bir şekilde karşıma çıktı.

Ne diyeyim teknolojiyi seviyorum, akıllı telefonları da. 
Yazının devamı...

31 Ara 2011

Mutlu Yıllar!


Herkese 
en sağlıklısından 
ve en mutlusundan 
ve en önlerden 
güzelikler dolu bir 2012 dilerim.
Yazının devamı...

23 Ara 2011

Telli araba


Modern zamanlarımızda öyle telli arabalar kalmadı artık.

Hayır! Telefonlu arabalar yerine cep telefonlarımız var demek istemiyorum.

Daha cep telefonunun ne olduğuna dair fikir yürütülemeyecek zamanları kastediyorum.

Hani çocukluğumuzun telli arabaları yahu! 80lerin çocuklarından bahsediyorum.

Yumuşak ve kolayca yırtılacak adilikte yapılmış plastikten olanlarından bahsediyorum. Tavanından bir tel takılı olan bu arabaların arkasından koşarak giderdik. Çamurlu sulara sokup çıkararak, suları da etrafa sıçratarak. Sonra büyüyünce durakta beklerken o oyuncak olanlarının sahicileri ve sahici şoförleri bizleri ıslatacaktı.

Çocukluk zamanlarında gerçek arabaların yaptığı gibi yapıyorduk biz de işte. Koş koşabildiğin kadar araban önünde, sen de telinden tutmuş bir vaziyette koşdur dur.
Hatta o kadar çok koş ve arabaya bakmaktan kendini alama ki ayakların birbirine karışsın ve düş…ama sonra hemen kalk ve devam et.

Telli arabalar ve sokaklar ve çocuklar.

Eskiden çocuklar daha özgür, sokaklar da daha güvenliydi.
Arabalar da elbette telli.
Yazının devamı...

21 Ara 2011

Hediye

Aslında insanlar iyi niyetli olsa ne güzel...o zaman hayat çok daha kolay.


İnsanları mutlu etmek güzel, mutlu edince mutlu olabilmek, kıskanmadan sevecenliğini korumak belki de bu dünyadaki en büyük ödüllerden biri. Kalbinde kötülük ve kıskançlık barındırmayı bilmeden yaşayabilmek.
 
Yazının devamı...
 

Blog Listem

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template